Çevirmen Otomat Mıdır?

Posted by on Ocak 4, 2006 in Güncel

Çok değil, on beş yıl öncesine dek, yani Sovyetler Birliği dağılıncaya dek, Rusya’yla ilgili kitaplar çevirmek, yazmak bir yana, okumak bile Türkiye’de pek hoş görülmüyordu.

Daha 1998 yılında, beni Votka-Kola adlı bir kitabı okurken gören bir polise neden Rusya’yla ilgili bir kitap okuduğumu, neden kitabın kapağında SSCB bayrağı olduğunu açıklamak zorunda kaldığımı hatırlıyorum. Rusya ancak Rus erkek ve kadınları Türkiye’ye çalışmaya gelince, “Nataşa” ortaya çıkınca ürkütücü bir yer olmaktan çıktı.

Ondan önce tehlikeli, okur yazarların çoğuna sürgün yeri olarak önerilen bir yerdi. Şimdi bu dönem sona erdi, İstanbul’dan Antalya’ya birçok yerde Kiril harfli yazılar var, Rusça kitaplar satılıyor, reklamlar yapılıyor.

Rusça eskiden pek sevilmediği için bu dilden çeviri yapanlar da sayıca azdı. Diğer Avrupa dillerinden çeviri yapanlar arasında kaç kişi var diye sorulsa, yirminci yüzyılın başından bugüne yirmiden fazla Rusça edebiyat çevirmeni zar zor sayılır.

Zeki Baştımar zor hatırlanır, Hasan Ali Ediz ismini belli bir kuşak tanır, Azer Yaran tanınmaz bile. Bu sayıca azlığın nedeninin ideolojik olduğu sanılabilir, ama öyle değildir. Ünlü Türkçülerden Nihal Atsız bile 1971 yılında Talat Sait Halman’a yazdığı bir mektupta, Rusçadan çeviri yapanların sayıca az olduğunu ve desteklenmeleri gerektiğini söylemiştir. Bu yüzden, bence, Rusça çevirmenlerinin, hatta Rusya üzerine yazanların sayıca az olmasının başlıca nedeni, Türkiye’nin yakın komşularına karşı önyargılı olmasıdır. Türkiye’de bu önyargılar ve bunların yol açtığı dar görüşlülük hakim olabildiği için Rusça’dan çeviri yapmak da bazen tehlikeli bir iş, bazen fedakarlık olmuştur.

Bu sonu gelmez dar görüşlülüğün bir örneği geçen günlerde yaşandı. Acar Burak Bengi adında biri, çıktı, Rusça’dan çeviri yapanların Dostoyevski ve Tolstoy gibi Rus yazarlarına sansür uyguladığını öne sürdü.

İddiasına göre, Tolstoy’un din konusunda yazdıkları çarpıtılmıştı. Dostoyevski’ninse Karamazov Kardeşler adlı romanında geçen ve Türk (yani Osmanlı) askerlerinin Bulgaristan’daki vahşetlerini anlattığı bir bölüm, ayrıca Dostoyevski düşüncesi için özel bir önem taşıyan Büyük Engizitör adlı bir bölüm mevcut çevirilerin bazısında eksiltilerek çevrilmiş, bazısında hiç çevrilmemişti.

Bengi, İngilizce çevirilerle karşılaştırınca bu kadarını saptayabildiğini, ama daha çok sansür de olabileceğini söylüyordu. Herhalde buradaki ima çevirmenlerin bunu gizlice yaptıklarıydı.

Nasıl yani? Bu kişi Rusça bilmediğini söylüyor. Bu kişi mevcut Dostoyevski ve Tolstoy çevirilerinin hangi dillerden yapılmış olduğunu belirtmiyor (İngilizce, Fransızca, hatta Almanca’dan çevrilmiş Rus edebiyat metinleri vardır). Dahası bu kişi, çeviriyi bir çeviriyle karşılaştırarak Türkçe çevirinin aslına sadık olmadığı kararına varıyor. İlginç.

Bugünlerde bu tür haller pek yaygın, skandal yaratmak moda ve beş dakikalık ünlerin en keyifli yolu. Bengi de bu yoldan ilerliyor ve iddialarını dudak uçuklatıcı bir yere vardırıyor: “Eğer bazı çevirileri eksik ya da çarpıtılmışsa, sansürlenmişse, Türkçe güvenilmez bir dildir.” Ayrıca özellikle çevrilmeyen, değiştirilen kısımlar Türklere ilişkin kısımlarsa, demek ki Türkler suçluluk duyuyorlar. Bengi yazdıkça coşuyor belli ki, eksik çevirenleri Susurluk sorumlularıyla, depremde yıkılan eksik malzemeli ev yapanlarla kıyaslıyor. Gerçekten ilginç.

Bu tuhaflıkları tek tek konu etmenin bir anlamı yok, sadece örnek olsun diye dile getirdim. Skandal meraklıları oldukça skandallar çıkarılacaktır, üzücü olan bu meraklıların gitgide kalabalıklaşması. Ama üzülmeyi bir yana bırakıp iddialara temel oluşturan olguları ele almak gerekli, biz onu yapalım.

Birincisi, Rusçadan Türkçeye yapılmış çevirilerde de başka dilden çevirilerde olduğu gibi atlanmış, eksik bırakılmış bölümler olabilir. Bu konuda hoş bir örnek verilebilirim: Hasan Ali Ediz, Puşkin’den çevirdiği Dubrovski’de (1937), romanda yer alan uzunca bir mahkeme kararını sadece Ruslar tarafından anlaşılabilecek olduğu, onları ilgilendirecek ayrıntılarla dolu olduğu için kısaltarak çevirir ve bu yaptığını bir dipnotla okura açıklar. O dönemin okurları bu konuda ne düşünmüştür, bilemiyoruz.

İkincisi, çeviri ne yazık ki (ya da neyse ki) vahiy değildir. Sözgelimi Anna Karenina’nın ünlü ilk cümlesinin çeşitli dillerden yapılmış, hepsi birbirinden farklı birçok çevirisi vardır. Her çeviri metne ayrı bir anlam verebilir, çeviri bir özgün metin gibi okunamaz; öyle olsaydı yerli edebiyatlara gerek kalmazdı, Edebiwood kitapları hazırlardı ve biz sadece çeviri okurduk. Bu yüzden, Dostoyevski’nin Rus Oryantalizmi çerçevesinde “Türk” dediği şeyi biz “Osmanlı” olarak çevirebilir, gerekiyorsa özel bir “çevirmen kararı” vererek düzeltebiliriz.

Bu durumu bir örnek üzerinden konuşmak en doğrusu. Karamazov Kardeşler’in 1940 tarihli ilk çevirisi, şair ve çevirmen Hakkı Süha Gezgin’e aittir. Güzel, özenli bir çeviridir. Sözgelimi bu çeviride Rus kilisesine ait bir kavram olan, “Starets” (yaşlılar) için şu önemli dipnot yer alır:

“..bizim eski dergâh mürşitlerimizi andırıyor. Şeyh, mürşit, kutup gibi kelimelerle tercüme edilebilir sanıyorum.”

Bu dipnot ancak kültürler arası karşılıklılığa özen gösteren bir çevirmenin koyabileceği türden bir dipnottur. İşte bu çeviride “Büyük Engizisyoncu” bölümünde şöyle ilginç bir yer vardır:

“İvan bu söze sayfalar süren bir nutukla cevap verdi.* Aliyoşa, bunları dinledi ve sonra…”

Cümlede (*) yazılı yer bir dipnottur ve dipnotta şu yazmaktadır:

“Burada romanı hiç alâkadar etmiyen altı buçuk sayfalık bir parçayı atladım. H.S.G.”

Çevirmen burada tamamıyla Ortodoks dinine has motiflerle yüklü olan, Dostoyevski’nin kendine has dindarlığının bir ürünü olan uzun konuşmaya yer vermemiştir.

Diğer yandan Türklerin anıldığı bölüm kitapta şu şekilde yer alır:

“İvan kardeşinin söylediklerini işitmemiş gibi devam etti:

-Bir Bulgar, bana Türklerle Çerkeslerin yurttaşlarına yaptıkları zulümleri anlatmıştı.

Umumî bir İslav isyanından korktukları için öldürüyorlar, soyuyorlar, yakıp yıkıyorlarmış. Kadınlara, kızlara sataşıyorlar, çocuklara fenalık ediyorlarmış. Mahpusları kulaklarından duvarlara mıhladıktan sonra ertesi gün asarlarmış. Bazen insanların merhametsizliklerini, vahşi hayvanlara benzetirler. Bu teşbih ile hayvanlara iftira ediyorlar. Onlar, hiçbir zaman yabanilikte insanların derecesine yükselmezler. Kaplan, avını parçalar yer. İşte o kadar. Yapmak elinden gelseydi bile asla insanları kulaklarından duvarlara çivilemezlerdi. Çocuklara işkence eden, doğmamış yavruları analarının karnını deşerek dışarı uğratan, havaya atarak süngülerle karşılayan biziz. Ana kucağında bir çocuğu okşar gülümseriz. Sonra ona tabancamızı uzatırız. Çocuk onu oyuncak sanır, emzik sanır, ağzına alır. Tetiğe basar o güzel başı parçalarız. Türklerin tatlıyı çok sevdikleri söylenir…” (185)

Özgün metinde bu kısım bir parça farklı (benim çevirimle):

“-İşte, bana bir süre önce Moskova’daki bir Bulgar anlattı, – diye sürdürdü İvan Fedoroviç, kardeşini duymamış gibi, – Türklerle Çerkesler orada, Bulgarya’dayken genel bir slav isyanından kaygı duyarak hep birlikte zulüm yapıyormuş – yani kadın ve çocuklara zorbalık yapıyor, tutukladıklarını kulaklarından duvara çiviliyor ve sabaha dek öylece bırakıyor, sabah da asıyorlarmış – ve benzeri., akla hayale gelmeyecek bir sürü şey. Yani, bazen insanın “hayvani” acımasızlığından bahsederler, ama bu hayvanlar için çok haksız ve güvendirici bir şey: hayvan hiçbir zaman insan kadar acımasız, artistik, yapay bir acımasızlığa sahip olamaz. Kaplan sadece parçalar, yer ve sadece bunu yapabilir. Bunu yapabilecek olsaydı bile, aklına insanları kulaklarından çivilemek gelmezdi. Bu Türklerse tutkuyla çocuklara bile işkence etmiş, annelerinin rahminden bıçakla çıkartmaktan çocukları havaya atıp annelerinin gözü önünde onlara süngü saplamaya dek bir sürü şey yapmış. En tatlı mutluluğu yaşatan annelerin gözü önünde. Ama bak benim asıl şu manzara ilgimi çekti. Düşün bir: kundaktaki bebe titreyen annenin elinde, çevresinde Türkler. Neşeli bir şaka yapacaklar: bebeği okşuyorlar, onu güldürmek için gülüyor, sonunda oluyor çocuk gülüyor. Hemen o zaman Türk suratının bir karış ötesine pistolü dayıyor. Çocuk mutlulukla kahkaha atıyor, küçük ellerini uzatıyor, pistolü yakalamaya çalışıyor, ve birden sanatçı namluyu onun yüzüne doğrultuyor ve başını parçalıyor… Sanatsal, değil mi? Bu arada, Türklerin, tatlı şeyleri pek sevdiği söylenir.”

Şimdi, bu iki alıntının yüzeysel değerlendirmesi, Türklerin zalimliğinin Süha Gezgin çevirisinde silinmiş olduğunu düşündürür. Oysa tam tersine, başka bir şey söz konusudur. Dostoyevski, İvan’ın bu konuşmasıyla yeryüzündeki insan zulmünün karabasan gibi ağırlığını mükemmel bir şekilde aktarmaktadır. İvan, çeşitli yerlerden bu tür olayları, haberleri derlediğini söyledikten sonra Türkleri tekrar anar:

“Türkler de tabii bu koleksiyona girdi, ama bu işin yabancılar kısmı. Bende yerli şakalar, hatta Türklerinkinden daha iyi olanları da var. Bilirsin, bizde daha fazla dayak, daha fazla sopa ve kamçı vardır, ve milli bir iştir bu.”

Ardından Avrupa milliyetçiliğinden ve Fransa’daki bir idam olayından bahsedilerek insan zulmünün örnekleri çeşitlendirilir. Yani doğuluların, batılıların, Rusların… Bütün insanlığın vahşiliğini dile getirir.

Bu alıntıda, Dostoyevski’nin romanının bu kısmında birkaç katman üst üste binmiştir. Birincisi, Dostoyevski koyu bir Slav milliyetçisidir, İstanbul’un alınmasından Slav topraklarının Rusya’ya katılmasına dek birçok görüşü savunur. İkincisi, Ortodoksluğa dayanan ve ondan daha karmaşık bir dinsel inanışı vardır. Ama bütün bunların ötesinde, bu dar görüşlerin içine sığmayacak kadar büyük bir düşünürdür. Süha Gezgin bu bölümleri çevirirken bütün bunların farkında olarak çeviri yapmıştır.

Çevirinin sonunda “Lüzumlu Bir İzah” başlığı altında çeviriye ilişkin şunları söyler:

“… Dostoyevski, ufuk gibi bir adamdır. Okuyucunun seviye yüksekliğine göre genişler, enginleşir. … Karamazofların Fransızca’daki üç tercümesini de ayrı ayrı gözden geçirdim. Birbiriyle karşılaştırdım ve iki ciltlik N.R.F. baskısını tıpkı tıpkısına çevirdim. Fakat neticeyi, ‘Kaminski’nin eserinden aldım. Üç tercümenin üçü de başka başka olduğuna göre, bu terkibi yapmakta kendimi haklı görüyorum.”

Bu nokta önemlidir: 1940 yılında Fransızca’da mevcut üç çeviri birbirinden farklı ve birbirine göre eksiktir. Bu açıdan Dostoyevski’nin Avrupa uygarlığına ve milliyetçiliğine dair eleştirilerinin bu çevirilerde nasıl yer aldığı incelemeye değer. Peki, Süha Gezgin ne yapmıştır? Türklerin zulmüne yönelik göndermeyi korumuş, süngüyle ilgili sahneyi de bütün savaşlara ve bütün zalimlere özgü bir sahneye çevirmiştir. İvan’ın konuşması ve metnin insan zulmüne yönelik eleştirisi bağlamında bu tutarsızlık taşımaz; hatta gülünç bir şekilde, metin Türkçe ve okur Türk olduğuna göre, buradaki “insan,” “biz” Dostoyevski’nin göndermesini en doğru şekilde çevirmek sayılabilir. Süha Gezgin, Dostoyevski’nin metnini, bence asıl vurgusuna kavuşturmuş, bir ırk üyesi olarak değil, insan olarak utanç duymamızı sağlamıştır. Üstelik bunu yaptığı tarih üzerinde dikkatle düşünmek gerek: 1940. Bütün dünyada ırkçılığın gürlediği bir yıl.

Dahası, Süha Gezgin aynı izahın içinde buradaki çeviri kararını şöyle açıklamaktadır:

“Birkaç sahifeyi de bilerek ve istiyerek atladım. Kendi kalemimle milletime sövdürmek elimden gelmezdi.”

Bu nokta üzerinde de ciddiyetle durmak gerekir. Çevirmen böyle bir karar veremez mi? Çevirmen bir otomat mıdır?

Çevirmen ve yayınevi

Çevirmenin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyen anlayış, bu mesleğe ve bu sanata karşı küçümseyici, basitleştirici, kör bir anlayışı benimsemiş olmayı, benimsemeye yatkın olmayı ifade eder. Mesleğe karşı küçümsemeyi ifade eder, çünkü bir kitabın ardında yatan temel gerçeği, onun bir işletmeyle bir serbest çalışan arasındaki özel bir sözleşmenin ürünü olduğunu, iki taraflı bir mesleki ürün olduğunu göz ardı eder.

Çeviri bir kitabın hazırlanma süreci şöyledir: Yayımcı, eserin sahibinden yayım haklarını almıştır ve bu eserin kitabın yayımlanacağı dile aktarılması için, çevirmenle bir sözleşme imzalar. Bu sözleşmede çevirmen metni yayınevinin istediği şekilde, eksiksiz ve okurun anlayacağı şekilde teslim etmeyi, yayıncı da onun bu emeğinin karşılığını ödemeyi ve çeviriyi çevirmenin yayınlanmasını kabul ettiği şekilde yayınlamayı taahhüt eder. Dolayısıyla, yayınlanan kitap öncelikle çevirmenin yayıncıya karşı yükümlülüklerini yerine getirmiş olduğunun ispatıdır. Eğer yayıncı elde ettiği çeviriden hoşnut değilse, çeviriyi yayınlamaz. (Fakat kitabın yayınlanmış olması, yayıncının çevirmene karşı yükümlülüğünü yerine getirdiğinin kanıtı değildir, onun metnini değiştirmiş olabilir.) Yukarıdaki örnekte Süha Gezgin’in kitabı, Ahmet Halit Kitabevi tarafından yayınlanmıştır ve çevirinin yayınlanmış olmasının anlamı, çevirmenin kararlarının yayıncı tarafından kabul edilmiş olduğu, paylaşıldığıdır. Bu aşamada kitapla ilgili birincil sorumluluk yayıncıya aittir.

Kuşkusuz bu ilk bakışta insana garip görünebilir, neden sözgelimi yazarın eserinden birincil sorumlu yayıncı değilken, çevirmenin eserinden öncelikle yayıncı sorumludur? Bu duruma, çevirinin kültür içindeki ara konumu yol açar; yayıncı çeviriyi başlı başına bir eser olsun diye değil, özgün bir eseri yayınlayabilmek için ister.

Birincil sorumluluğun yayıncıya ait olması, büyük ölçüde çevirinin biçemsel değil, biçimsel özelliklerinin sorumluluğunun yayıncıya ait olmasıdır. Çevirideki eksiklik, değiştirme, fazlalık, hatta paragrafların yanlış bölünmesi gibi biçimsel özellikler yayımcının sorumluluğundadır. Çünkü yayımcı (daha doğrusu onun temsilcisi olan kitap editörü), kitabı yayımlayarak çeviriyi okumuş olduğunu, özgün metinle karşılaştırmış olduğunu, çeviriyi onayladığını belli eder. Eğer çeşitli nedenlerle bunu yapamadığı halde kitabı yayımladıysa, çıkabilecek sorunlardan o sorumludur. Çünkü sonuçta ürün ona aittir, çevirmen, bir benzetme yapacak olursak, bir tür tasarımcıdır.

Yayımcının çeviri üzerindeki denetim ve sorumluluk sahibi oluşunun güzel bir örneği, Haluk Tunç’un çevirdiği ve İsmail Hekimoğlu’nun yayına hazırladığı Sefiller olabilir. Kitaba yazdığı sonsözde, Hekimoğlu şöyle diyor:

“Biz, Victor Hügo’nun yazdığı bu kıymetli eseri özetlemedik. Sayfalarca süren Fransa’ya ait tasvirleri ve bir kısım yorumları almadık. Böylece eseri sıkıcı olmaktan kurtardık, daha faydalı ve daha cazip hale getirdik.” (482)

Burada sıkıcı kısımları kimin çıkardığı belirtilmiyor, çevirmen bunları çevirmiş, ama yayınevinin çıkarmasını kabul etmiş de olabilir, önceden verilmiş bir karara göre hiç çevirmemiş de olabilir. Bu yüzden, yayıncı kitabı böyle yayınlamak istedikten sonra, kimse Sefiller’i eksilttiğini söyleyerek Haluk Tunç’a eleştiri yöneltemez.

İkincil sorumluluk çevirmendedir. Çevirmen çeviri sürecinde çözemediği sorunları (örneğin söz oyunlarının çevirisi), bazı kararları (örneğin metnin çeşitli edisyonları arasında seçim yapmak), çevrilemeyen şeyleri (örneğin metinde geçen özel dükkan isimleri), çevirmek istemediği bölümleri bir dipnotla, bir açıklama yazısıyla okura açıklamak zorundadır. Bu sorumluluğu yerine getirmediği ölçüde çevirisi eleştiriye açık kalır. Zaten bu eleştirilebilecek şeyler (yetersiz açıklamalar, kötü aktarım vb.) bir metnin birden çok çevirisinin olmasının nedenleri arasındadır.

Bunun bir örneği Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’inden verilebilir. Bu kitabın yakın zamanlara kadar yapılan çevirilerinin büyük kısmında dipnot yoktu, olanlarda da oldukça az sayıdaydı. Oysa dönemin romantik geleneğini inceden alaya alan Dostoyevski, “İkinci Gece”de bir dizi isim sıralar: Hoffman, Diana Vernon, Effie Deans, Clara Mowbray, Robert…

Yazarın kaynaklarını açıklamadığı, o dönem yaygın olarak bilinen bu isimleri çevirmenin anlaması ve gerekli dipnotları koyabilmesi için yoğun bir araştırma yapması gerekir. Bu araştırma gülünç bir şekilde maliyetlidir; eğer başka bir dile yapılmış çeviriden yararlanmıyorsa, yani üçüncü bir dil daha bilmiyorsa kişisel araştırmaya kalkışması gerekir, ki İnternet aracılığıyla kütüphanelere erişimin kolaylaşmasına dek ancak uluslar arası seyahat yoluyla olabilecek bir şeydi.

Bütün bunlara bakarak, çevirmene ve çeviriye yönelik eleştirinin özenle, bir yazara yöneltilen eleştirilerden de daha büyük bir özenle yapılması gerektiğini anlamalıyız. Çevirmenlik, öncelikle düzenli bir gelir getirmeyen bir meslektir. Çevirmen sözleşmesine bağlı olarak ücret alır. Kanunen hiçbir mesleki hakkı ve sosyal güvencesi yoktur. Kendisinden bir sanatçıymışçasına gelir vergisi kesilir, fakat kimse ona sanatçı gibi davranmaz. Yayınevleri tarafından dışlandığında, iş bulamadığında kimsenin haberi olmaz ve aynı güvensizlik ortamında bulunan meslektaşlarıyla dayanışmaya giremez, onlarla ister istemez rekabet etmek durumundadır.

Oysa çevirmen, yani mesleğini en iyi şekilde icra etmek üzere bir sözleşmeye imza atan işçi, dil eğitimini, kültürünü, bilgisini büyük bir maliyetle, (büyük olasılıkla) bir ailenin çocuğuna yaptığı en büyük yatırım sonucunda elde etmiştir. Dil canlı, değişken bir şey olduğundan bu yatırımı sürekli yapmak, geliştirmek zorundadır. Tek kelimeyle, güvenceye ihtiyacı vardır. Mesleki olarak bu güvencenin olmadığı ortada, çevirmenlik daha bir meslek olarak kabul edilmiş ve kanuni güvenceye alınmış değil; öyleyse ona en azından saygınlık güvencesi verilmeli, mesleğinin bir saygınlığa sahip olduğu kabul edilerek, o düzeyde eleştiri yöneltilmelidir.

Skandallar ve rezaletler kolay şeyler, sevilen şeyler ve bir insanı mesleğinden edebilirler. Genel olarak çevirmenlere, özel olarak Rusça çevirmenlerine yönelik skandallar ilk değil, son da olmayacak, fakat artık kimsenin kimseyi sevmez hale geldiği bu ülkede, şunu hatırlamak gerek: Bu insanlar güvencesiz durumdalar ve sayıca azlar. Bu insanlara özenle, insanca yaklaşmak gerek. Mesleki haklarını tanımak ve emeklerine, sanatlarına saygı duymak gerek. Gülünç bir örnek vereyim: İstanbul’da evlerin büyük kısmı adı sanı bilinmeyen yükleniciler tarafından, sözleşmesiz inşaat ustalarına yaptırılmıştır, depremde yıkılacağından korksalar bile bu evlerde oturanlar evlerin kusurları için bu ustaları bulup onlara bir şey söyleyemezler. Buna karşın, çevirmenler sözleşmeyle çalışmaktadır ve her eserlerine isim koymaktadır, bu bile özenli olmaya yeter.

Dediğim gibi, çok değil on beş yıl öncesine dek Rusça konuşmak bir yana, Rusya’yla ilgili bir şey okumak tedirginlik yaratıyordu. Sonra Soğuk Savaş sona erdi ve her şey değişti.. Yani öyle sandık. Anlaşılan bu savaş yeniden başlamış ve Rusça’dan çeviri yapanlar sorgulanmaya alınmış. Ama bu öylesine tuhaf, öylesine anlaşılmaz bir şey ki! Yani kimse farkında mı bilmem ama, büyük diyalog düşünürü Mihayl Bahtin bile kapı komşumuz Moskova’nın dilinden değil, Londra’nın dilinden çevriliyor Türkçe’ye. Moskova’nın dili yasak herhalde hâlâ.

Sonuç olarak: “Güzel Türkçemiz” çevirmenleri, hele Rusça çevirmenlerini üzerek, ezerek, otomatlaştırarak güvenilir olacaksa, vay halimize! (SG/TK)

Notlar:

* Karamazof Kardeşler, Dostoyevski, çev. Hakkı Süha Gezgin, 1944, 2. bsm., Ahmet Halit Kitabevi.

* Sefiller, Victor Hugo, çev. Haluk Tunç, tarihsiz, TÜRDAV.

(Bu yazı, 31 Aralık 2005 tarihinde Bianet internet dergisinde Soğuk Savaş başlığıyla yayınlandı.)

Daha fazla Güncel
Yanıltıcı, Kafa Karıştırıcı, Küreselci Çeviri

(Bu yazının daha ayrıntılı bir hali için bkz. "Yanıltıcı Haber Çevirileri," Bianet, 07.01.2006) Küreselcilik karşıtı yazar George Monbiot, sitesinde "İngiltere...

Kapat