Retro Yazı: Ebruli Frankfurt ve Sol Kırımı

Posted by on Mart 20, 2012 in Yorum

Nereden nereye?

Dün iki yayıncılık olayı yaşandı: birincisi, Türkiye’nin katıldığı 32. Uluslararası Paris Kitap Fuarı’nda tutuklu yayıncı Ragıp Zarakolu’nun serbest bırakılması için eylem yapıldı; ikincisi, aynı gün, Zarakolu’nun ve bilimci Büşra Ersanlı’nın da içinde yer aldığı, birine 15, diğerine 22.5 yıl ceza isteyen ve yayıncı, yazar, bilimci ve kim olduğunu tüm ayrıntısıyla bilmediğimiz 193 kişiyi konu eden iddianame tamamlandı.

Çok tuhaf şeyler: Türkiye, Fransa’yı kınayacağını söyledikten sonra, onun bir kültür etkinliğine resmi düzeyde katılıyor ve orada tepki görmeye hazırlıksız yakalanıyor; bu sırada, birçok yayıncı, bilimci ve kültür insanı çeşitli davalarda yargılanıyor.

Fuar haberi beni 4 yıl öncesine götürdü. 4 yıl önce, Türkiye bu kez Frankfurt Kitap Fuarı’nın onur konuğuydu ve Ragıp Zarakolu ve yayınevi de Kültür Bakanlığı’nın oraya onur konuğu olarak götürdüğü yayıncılar arasındaydı. Ben de oradaydım. Frankfurt Kitap Fuarı’nı Çev-Bir üyesi çevirmen olarak, bir dergi yayıncısı olarak ziyaret ettim, bu ziyaretle ilgili birkaç değerlendirme yazısı yazdım.

Bir yazı da Bianet için yazmıştım. Yazının adını “Ebruli Frankfurt ve Sol Kırımı” koymuştum. Editörler bu başlığın uygun olmadığını, yanlış anlamaya açık olduğunu söylediler. Ben de onlara hak vererek, belki de abartılı bir yorum yaptığımı düşünerek o kısmı ve yazının başlığını değiştirdim. Sol Kırımı’nın yerine küçük İskender’e yönelik kırma çabasını yazdım. “Ebruli Frankfurt ve Türkiyeli Gargantua” adıyla yayınlandı.

Ne yazık ki geçen yıllar kaygılarımı haklı çıkarıyor ve şimdi bu yazıyı, bir daha, orijinal haliyle yayınlamayı anlamlı buluyorum. Evrende her şey, sol ile sağın, ön ile arkanın, dört bir yönün dengesi üzerine kuruludur; bu dengenin bozulduğu durumlarda her şey yalpalar, beyinde sol çürür sağ kalırsa, gövde yalpalar; siyasette sol kırılır sağ baskın çıkarsa, ülke çığrından çıkar. Kanımca, böyle bir durumdayız artık.

Frankfurt’ta sohbet ettiğimiz yayınevi sahibi Ragıp Zarakolu’ydu. “Sol kırımı” sözünü daha sonra başkası kullanmış mı diye araştırınca, Mustafa Balbay’ın 1980’leri değerlendirmek için kullandığını gördüm. Kim mi? Mustafa Balbay mı? 2009’da biri vardı o isimle tutuklanan, gazeteci miydi? Serbest kaldı değil mi zaman aşımından?

 

EBRULİ FRANKFURT VE SOL KIRIMI

 2008-…

Cumhurbaşkanlığı sitesinde 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki Bütün Renkleriyle Türkiye sergisinin açılışını gösteren resimler var: protokol insanları saf tutmuş kurdele kesiyor ve dev bir Nâzım resmi gülüp etrafı süzüyor. Bahçesinde ebruli hanımeli açan bir ev ve mavi gözlü dev – işte Frankfurt özeti. Bu garip, şans eseri örtüşmeden daha iyi bir imge bulmak zor bir yıl kadar süren Frankfurt hazırlığının sonucu için. 300 kadar yazar, 100 yayımcı, 11 yazar ajansı, bütün şehre yayılmış 50’ye yakın etkinlik olağan aksaklıkların dışında büyük bir sorun yaşanmadan gerçekleştirildi: sağcı, solcu, radikal, pasifist, liberal, girişimci, intihalci, akademisyen, imam, haham, rahip, etnik, teknik, her alandan herkes ebruli bir evin bahçesine oturdu. Bir hafta boyunca bahçede güzel, Gargantua’nın doğumu için verilen şölene benzer şölenler vardı. Toplamda on milyon avro harcandığı belirtilen şölenlerde müzikler etkileyici, ikramlar lezzetliydi, şölenlere layık müsriflikten kaçınılmamıştı.

Bahçede her şey eşsiz bir denge içindeydi: bir etkinlikte sağcı bir yazar anıldıysa, diğerinde din merkezli derneklerin yoksulluğu fetişleştirmesi eleştirildi; yayınevleri de dengeyle oturtulmuş, bir sağ bir sol ya da iki sağ iki sol renk darbeleriyle ahenkli bir ebru etkisi bırakılmıştı. Böylece Türkiye’de birbirini hiç görmemiş yayınevleri yakınlık kurdu, gördülerse daha da yakından inceleme fırsatı buldu, çünkü karşılıklı gelince bakacak başka yer yoktu. Harun Yahya ve Fetullah Gülen’in yayınevleri de bahçenin kıyısında birer yer almıştı. Keşke bütün alana bir ebru şekli verilmiş olsa, bahçe bir ebedi fotoğraf haline gelseydi. Ama ucu açık labirent şekli gerçekten anlamlıydı: kapalı bir labirent olsaydı, bir Minotaurus bulmak gerekecekti.

 

Gerçek Hayat

Bahçenin dışında huzursuz, hummalı bir dünya vardı. Fuarın Alman ve İngiliz-Amerikan kısımları en canlı kısımlardı. Telif hareketinin en yoğun yaşandığı yerin İngiliz-Amerikan kısımları olduğunu, hiç oraya gitmeden, fuarın geri kalan kısımlarındaki çeviri kitap, çoksatar yoğunluğundan da görmek mümkündü. Bu açıdan çarpıcı olan bir şey, Türkiye kısmında, kendi yayımcısının yerinde bile tek bir Orhan Pamuk resmi ya da kitap sergisi yokken, bütün yabancı Pamuk yayımcılarının etkileyici resimler asıp kitaplarını sergilemiş olmasıydı. Elbette, Dağlarca’nın ölümünün ardından Türkiye kısmında tek bir afiş, tek bir resim asılmamış olduğu düşünülürse, bu şaşırtıcı olmayabilir: sevincini ve üzüntüsünü içine atan bir halkız sonuçta.

Alman ve İngiliz-Amerikan yayımcıların ardından, fuarın en etkin kısımlarından birini Arap yayımcı ve vakıfları oluşturuyordu. Mohammed bin Rashid Al Maktoum Vakfı etkinlikler düzenledi, Paul Coelho’nun övdüğü bu vakıf, eski M.E.B. Yayınları’nı andırır bir biçimde, üç yıl içinde 1000 kitaplık bir dizi önemli kitabı Arapçaya çevirmeyi ve bu arada Arap eserlerinin de başka dillere çevrilmesini hedefliyor. Kalima Vakfı da benzer hedeflere sahip bir vakıf. Türkiye’de Arapçanın yakında daha etkin bir rol oynayacağını, Arapçadan dini eserler dışında eserler çevrileceğini hayal etmek mümkün.

Fransa, Yunanistan, Tayvan’ın şık mekanlarının yanında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin mekanını görmek şaşırtıcıydı: önünde genç bir adam, uzun bir kuyruk halinde bekleyenlerin isimlerini hatla yazıyordu. Aynı şey Arap ve Bulgar bölümlerinde de vardı, ama bu kadar ilgi görmüyordu. Kuzey Avrupa ülkelerinin bulunduğu kısımlarsa buzul sakinliği içindeydi: ilgilenenler için birçok çeviri desteği, birçok vakıf var, fakat anlaşılan bu ülkelerin dillerini bilenler genel olarak çok az sayıda, çünkü ziyaretçileri çok azdı. Asya ülkeleri daha çok manga’larıyla ve matbaaları, basım olanaklarıyla, genel olarak da sade bir şekilde tanıtıyordu kendilerini. Çin’in gelecek yıl nasıl bir çıkış yapacağı merakla beklenebilir, çünkü ucuz görünümlü, kültürlerini tanıtmaya yönelik kitapçıklara ağırlık vermişlerdi; fakat İngilizce yayınlar bile oldukça azdı, büyük olasılıkla Ekim 2009’a kadar Çin yoğun bir çeviri yılı yaşayacak.

Fuarın en şiirsel kısmıysa Rusya ve Balkan ülkelerinin yer aldığı kısımdı: Makedon bir şairi, karşı mekanda şiir okuyan bir Sırp şairinin sesini bastırmaya çalışarak şiir okurken seyretmek eğlenceli; o sırada hemen arka taraflarında Andrey Bitov’un bir Soljenitsin kitap ve fotoğrafları sergisinin içinde, yirmi kadar Rus dinleyiciye, bütün o gürültünün içinde son kitabını mikrofon kullanmadan tanıtmaya çalışmasıysa, en hafif ifadesiyle etkileyiciydi. (Pamuk’un birçok açıdan Bitov’u andıran bir yazar olması, ikisinin fuarda bulunma simetrisine garip bir anlam katıyordu belki de.) Türkiye’de haber olan Kürdistan haritalarından biri, votkadan burnu kıpkırmızı olmuş Rus yayımcının arkasındaki Kurdisches Pen’in mekanında asılıydı; haritayı yırtan adama “Sizin cumhurbaşkanınız daha dün özür diledi” diye bağıran adamın elindeki haritaysa Kurdistan Book International’in mekanında asılıydı. Bu olayı, Sırpların mekanında sergilenen İvo Andric’in 1961 Nobelini almış Drina Köprüsü romanının yanından seyrettim. Oysa Andric Yugoslavya’nın yazarıydı, Sırbistan’ın değil.

Fuarın ziyaretçi sayısının bu yıl yüzde 5 artarak 300 bini bulmasını Türkiye kendi onur konukluğuyla açıklamaya çalışırken, fuar yönetimi bunu dijitalizasyonla açıkladı. Gerçekten de fuarın merkez konusu yayıncılığın elektronikleşmesiydi: Google Book Search, Amazon ve Libreka! özel ilgi konusuydu. Büyük olasılıkla, birkaç yıl içinde fuar daha tekno bir görünüm alacak.

 

Sol Kırımı

Cumhurbaşkanının Pamuk’la beraber yaptığı açılış konuşması dağınık, bölük pörçük bir konuşmaydı. Ebruli bir konuşmaydı belki de, figürlerin belirginleşmediği bir konuşma. Bir cümlesinde, beş altı kelimelik tek bir cümlesinde “teröre birçok yazarımızı kurban verdik” dedi, hemen başka bir konuya geçti. Konuşmadan iki gün sonra, fuara giden bir tramvayda um:ag adına gelen Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu’yla tanıştım. Bu konuşma sırasında salonda olduğunu öğrenince, dilimin ucuna kadar geldi, ama soramadım: “Ne hissettiniz o sırada?” Sözü değiştirip Uğur Mumcu’nun Chomsky’nin bir kitabında Türkçe referans olarak gösterilmesini sordum; acaba bir çevirisi mi yapılmıştı? Mumcu’nun kitaplarının uluslararası referans olarak kullanıldığını ama Rabıta gibi temel kaynak kitapların bile tam çevirilerinin yapılmadığını anlattı.

Etkinliklerden birinde İhsan Işık, Türkiye Yazarlar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi’ni tanıtırken yaptığı konuşmada, “Bu çalışmada,” diyordu, “işkence görmüş, hapiste yatmış, komünist, solcu bütün yazarları, ayrım yapmadan aldım. İnançları yüzünden, dini bağlılıkları yüzünden eziyet görenleri de.” Ve Attila İlhan’ın adını Engin Noyan andı, “Allah taksiratını affetsin, büyük bir fikir adamı olan Attila İlhan..” O sırada, ebruli bahçenin ortasında Ayşe Böhürler’in yapımı olan Orhun Yazıtları’ndan Nobel’e Türk Edebiyatı adlı belgesel film oynatılıyordu ve belgeselde konuşanlar Cemal Süreya, Edip Cansever gibi şairlerin Anadolu’yla ilgilenmediklerini, İstanbul, İzmir merkezli bir şiiri yazdıklarını, Batı’yla Anadolu’yu ilk kez Sezai Karakoç’un buluşturduğunu, memleketin ilk kez onda göründüğünü anlatıyorlardı.

Bütün bunların sol kırımı, bir soykırımın küçük küçük parçaları olduğunu anladım sonra. Eski aile dostumuz olan bir sol yayınevi sahibinin yerine uğradım, merhabalaştık, gülüştük, sonra… sonra “annen baban nasıl, ne yapıyorlar?” diye sordu. Bön bön baktım yüzüne: sosyalist arkadaşı, yazar ve yayıncı meslektaşı Fulya Gürses’in beş yıllık kanser mücadelesine yenik düşüp öldüğünü ona haber verdiğim günü hatırladım. Gözüm yeni yayınladığı çeviri kitaplardan birine takıldı: Ermeni Soykırımı Tarihi. O zaman anladım: her şeyin ebruli olmuş olduğunu, kendi arkadaşlarının tarihini tutamayanların herhangi bir halkın tarihini tutamayacağını, içinden geçtiğimiz şeyin sol kırımı olduğunu. İlk kez sevindim annemin, Irak İşgali’ni televizyondan izledikten birkaç gün sonra göğe uçup gittiğine, yaşadığımız bu soykırıma daha fazla tanık olmadığına. Susup arkamı döndüm, baktım, Türkiye’den bir grup şair daha getirdiklerini gördüm: aralarında, iki gün sonra Frankfurt’tan dönüş uçağında sağ yayımcılardan bazılarının yanlarındaki bazı sol yayımcılarla sohbet ederken neşeyle okuyacağı Vakit adlı gazete tarafından “eşcinsel-Kemalist” olmakla suçlanıp hedef gösterilecek olan küçük İskender de vardı. Şairlerin çevresini İstanbul Ticaret Odası’nın İstanbul 2010 tanıtımlarıyla süslenmiş çantalarını taşıyan bir kalabalık sarmıştı. 2009’da da Dünya Su Forumu ve IMF toplantısı olduğuna göre, sol kırımı daha da sürecek, diye düşündüm.

Daha fazla Yorum
TÜÇEB: Çeviri Öğrencileri Ne Koşullarda Çalışıyor?

Ortaya çıkan tablo sadece bir sonuçtur ve bundan sonraki süreçte gerekli tedbirler alınmadığı sürece de yaşanmaya devam edecektir.

Kapat