Avrupa Birliği Bakanlığı Çeviri Platformu ve Çevirmenlik Meslek Standardı

Posted by on Haziran 20, 2012 in Yorum

Mesleki Yeterlilik Kurulu’nun “çevirmenlik” için “Taslak Meslek Standardı”nı hazırlayarak görüşe sunmasının ardından, Avrupa Birliği Bakanlığı Çeviri Platformu düzenlendi. “Taslak” hakkında 9 Temmuz’a kadar görüş bildirilmesi bekleniyor.

Avrupa Birliği Bakanlığı Çeviri Platformu geniş bir katılımla yapıldı. Bakan Egemen Bağış’ın da kısa bir süre katılarak bir konuşma yaptığı toplantı, önemli temsilcileriyle ve tartışmalarıyla akıllarda yer eden bir toplantıydı. Toplantı için hazırlanan bildiriler ve toplantı fotoğrafları Avrupa Birliği Bakanlığı sitesinde yayınlanıyor.

*

Bu toplantının arkasından bazı şeyleri belirlemek mümkün ve yararlı olabilir.

Birincisi, çeviri piyasasının işveren aktörleri çeviri eğitiminin aktörleriyle kesin uzlaşma içinde olmasa da, sertifikasyon sistemini denemeye her iki taraf da itiraz etmiyor.

Çevirmenler bu konuda söz almış değil, çünkü görüş belirtenler genellikle ikili konumları paylaşan, işçi oldukları kadar işveren olan kimseler. Sadece çevirmenlik yapan ve sertifika konusunda tereddüt belirten hemen hemen kimse olmadı: Çevirmenler Meslek Birliği temsilcileri dışında.

Durum biraz garip, çünkü sertifikanın yararından bahsedenler de, bunun zorunlu olup olmayacağı konusunda fikir sahibi değil – bu sertifika bandrol gibi bir şey mi olacak? Eğer sertifika önemliyse, üniversitelerin diplomasından daha mı önemli olacak? Yayınevleri sertifikasız çeviri basamayacak, tercüme büroları sertifikasız çevirmen çalıştıramayacak mı?

O zaman çevirinin yaratıcı potansiyeli ne olacak?

Bu çerçevede, Avrupa Birliği Çeviri Eşgüdüm Başkanlığı’nın toplantısındaki temel eksiklerden birini dile getirebiliriz: bu sertifikanın başka ülkelerde nasıl kullanıldığını anlatan kimse olmadı. Mesleki Yeterlilik Kurulu bünyesinde yapılan çalışmanın diğer meslek dallarıyla ortak yönlerini anlatan da olmadı.

Çevirmenlik için hazırlanan sertifika taslağını ele alırsak, burada dile getirilen kuralların standart çeviribilim-çeviri pratiği kitaplarında bulunan bilgileri aktardığını söyleyebiliriz. Ağırlıkla işveren lehine hazırlanmış olsa da, kuralların büyük kısmında ideale aykırı bir şey yok. Bütün sorun, bu idealin cisimlenmiş halini, yani sertifika almak için gerekecek sınav modelini görmek, onun üzerinde tartışmak. Bu olmadığı sürece havanda su dövmüş oluruz.

Diğer bir sorun, sertifika taslağında terimlerin gerekli standarda erişmemiş olması. Edebiyat alanı için “Yazınsal çeviri” terimi kullanılmış, fakat daha sonra çoğu yerde “yazılı çeviri” ikili anlamla kullanılıyor. Genel olarak, edebiyat çevirisinin bu sertifika programında nasıl yer alacağı belirsiz – ama aynı şey, mimarlık sertifikasyonu için de söylenebilir; bir mimari eserin sanatsal olup olmadığına ya da sanatsal bir mimari eserin sertifika kapsamında olup olmadığına nasıl karar verilecek? O yüzden, sertifikanın yapısal sorunlarının aslında taslağa ait olmadığını, kültürün diğer alanlarına ait olduğunu görmekte yarar var. “Yazınsal çeviri” denen şeyin bütün “literatür çevirilerini” yani sosyal bilim vb. çevirileri kapsaması gerekiyor ve bu alanlardaki çevirilerin asıl sorunu, onların teknik yeterliği için toplumda uzlaşılmış bir zemin olmaması – yani, standart bir felsefe ya da sosyoloji sözlüğü yoksa, çevirmen sürekli terim üretmek ya da aynen aktarmak zorunda kalıyorsa, sertifika süreci doğal olarak bu alandaki uzmanlığı ya da bilgiyi ölçemeyecektir. Süreç içinde, sözkonusu olan şeyin temel çeviri işlem kurallarını bilmenin ölçülmesi olduğu anlaşılacak.

Çevirmen sözlük kullanabiliyor mu, referanslarını sağlam seçebiliyor mu, yeterli hıza sahip mi, işverenle ortak bir işletme dili içinde ilişki kurabiliyor mu?

Daha da önemlisi, çeviri yapan kişi gerçekten bunu meslek olarak mı yapıyor, bir çevirmen mi – bir meslek disiplini içinde hareket etme inancına sahip mi? Yoksa anlık uzlaşmalarla çeviri meslek etiğinden yoksun bir profil mi sergiliyor?

*

İşte bu sorunlar, Avrupa Birliği Bakanlığı Çeviri Platformu, 9 Haziran 2012 toplantısında açıklığa kavuşmadı; aksine, gerilimlerin bir süre daha çözümsüz gideceği anlaşıldı. Fakat bu Avrupa Birliği Bakanlığı Çeviri Platformu’nu oluşturanların, kurumsal zemini sağlayanların değil, çeviri piyasasının tüm aktörlerinin, eğitimde ve uygulamada yer alan aktörlerin sorunu. Onlar kesin tavır ve konumlarını almadıkları için büyüyen sorunlar bunların büyük kısmı.

Bunun en belirgin göstergesi, Platform toplantısının içinde yaşandı. Eğitimciler ile İşletmeciler arasında yaşanan tartışma, özünde bir güç tartışmasıydı. İşletmeciler çalıştırdıkları çevirmenlerin yeterli eğitim almadığından yakınırken, eğitimin niteliğini yükseltmeye yeterli uygulama, yani iş alanı ve koşulları sağlayıp sağlamadıklarını net olarak söyleyemediler. Nitelikli eğitim alan öğrencilerin hepsini istihdam edebilecek nitelikte bir iş sahası var mı? Yoksa iş sahası derme çatma özelliklerini koruma refleksini öncelikli mi tutuyor?

Ve diğer tarafta, eğitimciler, uygulama, yani iş alanı ve koşullarının verdikleri eğitime denk nitelikte olmadığını savunurken, neden sahaya, günlük hayata yönelik yerli ya da daha doğru deyimle, işlevsel kuramlar oluşturmuyorlar? Okutulan ders kitaplarının, tartışılan örneklerin büyük kısmının kendisi “çevrilmemişken”, derme çatma bir kuram ve inceleme modeliyle yetişen öğrencilerin ne tür bir yapı ortaya koymalarını bekliyorlar? (İlhami Sığırcı sunumunda kısmen bu özeleştiriyi yaptı belki de.) Şu trajik gerçeği kavramakta yarar var: eğer internet var olmasaydı, yani akademisyenleri güncel olayları takip etmeye ve değerlendirmeye zorlayan, aynı zamanda öğrencilere uluslar arası olanakların varlığını, hep başka yerlerde mobil olasılıkların olduğunu sergileyen bir ortam olmasaydı, fotokopiyle çoğaltılmış üç dört yabancı kaynakla eğitim yapılıyor olacaktı. (Tabii, bu tersi yönde, internetin neler götürdüğünü de hatırlatmaktadır – yerli olanakların geliştirilmesini bir açıdan şekillendiren de yine bu mekanizmadır.)

Türkiye Çevirmenler Derneği yetkilileri, örneğin üniversitelerin Antalya’da çalışacak çevirmen yetiştiremediğini söylediği ve eğitmenler buna karşı çıktığı zaman, bence, bu çerçevede bir tartışma yaşanıyordu.

*

Aslında sorun, dönüp dolaşıp toplantıda dile getirilmeyen hayalet soruda düğümleniyordu: bu toplumun bir Avrupa Birliği  perspektifi var mı? Çevirmenler ve çeviri sektörü buna hazırlanmalı mı, bu hazırlık her koşulda toplumsal iyileşmenin bir parçası mı? AB projesi gerçekleşmese de yapılan çalışmalar kalıcı olacak mı?

*

Diğer yandan, sertifika sistemini zorunlu olarak yorumlayan ve buna, bütün çeviri alanını temsil ettiği halde, bir tek edebiyat/kitap çevirisi perspektifinden itiraz eden, “yazınsal çevirinin” sınava tabi olamayacağını söyleyen Çevirmenler Meslek Birliği tuhaf bir çelişki içindeydi.

Birlik, iki yıl önce Mehmet Küçük Kuramsal Çeviri Yarışması başlattı. Bu yarışma ile sertifika sınavı arasındaki farkı anlamak zor. “Kuramsal metinler (sosyal bilim ve beşeri bilim metinleri) alanında nitelikli çevirilere duyulan ihtiyacın her geçen yıl daha da arttığını göz önünde bulundurarak, bu alanda çalışmak isteyen çevirmen adaylarını teşvik etmek amacıyla” yapılan yarışmada, “uzmanlığını kanıtlamış çevirmen, editör ve akademisyenlerden oluşan beş kişilik bir jürinin seçeceği isim” şu ödülü elde ediyor:

“Çevirisi önemli dergilerden birinde yayınlanacak çevirmen saygın bir yayıneviyle tipsözleşme (ÇEVBİR’in onayladığı çeviri sözleşmesi) koşullarında çalışma imkânına da sahip olacak.”

Birliğin seçtiği yeni çevirmenin, onun seçtiği “saygın yayınevi”, onun “onayladığı sözleşmeyle” kitap çalışması yapması ile Mesleki Yeterlilik Kurulu’nun sınavında başarılı olarak çevirmenin uygun gördüğü (ya da bu sertifikayı talep eden) bir yayınevinde kitap çalışması yapması arasında ne fark var?

*

Bu bizi döndürüp dolaştırıp hep aynı yere getiriyor: Çeviri alanında çalışan akademisyenlerin ve emekçilerin büyük kısmı, Türkiye’de (ya da ciddi bir çeviri yoğunluğunu edilgen bir şekilde yaşayan benzer ortamlarda) çevirinin kendine özgü yapısı hakkında belirgin fikirlere sahip değil. Büyük ölçüde sezgisel, kişisel pratiklere dayanan fikirlerle, dağınık kuramlarla hareket ediyorlar. Kuşkusuz bu doğal. Sosyal bilimler alanında, sosyoloji ve felsefe gibi alanlarda da oturmuşluk yeterli değil. Fakat daha erken yola çıktıkları için, belli birtakım ekoller görülüyor. Çeviri üzerine sistemli Türkçe literatürün 1970 sonlarında başladığı düşünülürse, eldeki şey hazine bile sayılır.

Fakat pratik alanda da tutarlılıklar az. Örneğin, yine Çevbir sözkonusu edilirse – Birlik kurulduğu sırada sadece Kitap Çevirmenleri’ni içine alıyordu, hâlâ da merkezinde bu çevirmenler var, çünkü kitap çevirmenliği kaygan bir alan, bir geçiş noktası olarak kabul edilebiliyor ki bu da birliğin mesleğin standartlaşması, oluşmasını savunması temel bir engel. Birlik kurulurken, basılı kitap zorunluluğu vardı, sonra üye sayısını artırmak için bu kaldırıldı, sonra resmi talepler nedeniyle, birlik bütün çevirmenleri temsil etmek üzere yapılanmaya gitti ve içine başka medya çevirmenlerini de aldı. Fakat bu yapılanma, sinema, tiyatro ya da başka alanda varlık göstermesini sağlamadı, hâlâ kitap yayıncılığı alanında duruyor.

Buna rağmen ölçü ve standartlarını belirleyemiyor. Örneğin, ilk dönemde üyelik için bir tartışma şuydu: kitap yayıncısı olan biri kitap çevirmeni kimliğiyle üye olabilir mi, yoksa bu çıkar çatışmasının yıpranmasına mı yol açar? Ağır basan eğilim, yayıncının üye olmaması, bir kimlik netleşmesi yaşanmasıydı. Fakat aynı dönemde, birlik başkanı bir yayınevi editörü olduğu için, bir başka ikilem yaşanıyordu: iki mesleğin farklı standartları ve çıkarları, başkanın tam olarak neyi temsil ettiğini belirlemeyi güçleştirse de, kuruluş aşamasında bu belirsizlik göz ardı edildi. Ama bu sosyolojik bazı doğal gelişmelerin önünü kesmedi: Birkaç yıl içinde yönetimde yer alan ya da birlik içinde faal olan kişilerin aynı zamanda başkanın çalıştığı yayıneviyle iş yapan kişiler olarak öne çıkması, birliğin temsil durumunu zora koştu. (Üstelik, ilginç bir şekilde, tam da bu ikili konum, yani kurucu başkanın iki mesleki konumu temsil etmesi, sırf bu birliğe olumlu destek vermeye hazır bir yayınevinde rol aldığı için olumlu, ilerletici bir katkı yaptı. Temsil durumu sorunluydu, fakat birçok açıdan olumlu bir sonuca yol açtı, ama model olarak bir güvence sunmuyordu – tümüyle tarafların iyi niyetli olmasına dayanıyordu.)

Yedi yıl sonra, farklı başkanların ve kurulların ardından da, hâlâ, temsil sorunu çözülmüş sayılmaz: bilirkişi adaylarının aynı zamanda yayınevi editörü olması bir sorun olarak görülmüyor, birliğin yayıncılar birlikleriyle çoğu kez aynı perspektif içinde çalışıyor olması sorun sayılmıyor, birlik çoğu kez çevirmenlerin ajansı rolünü üstleniyor. Büyük olasılıkla konferans çevirmenleri, tiyatro çevirmenleri ya da bu türden, emeğini kiralayarak çalışan başka sanat-iş dallarında da benzer görünümler sergileniyordur. Fakat örneğin öğretmen birliklerinin, meslek kollarına göre örgütlenen işçi birliklerinin böyle yapılanmadığı söylenebilir – bu geçişkenlik tümüyle çevirmenlik tipi mesleklere ait. (Tekrar edelim: bu sadece Çevbir’e özgü bir durum değil – diğer örgütlerde de hem akademisyen ya da emekli akademisyen olup hem çeviri işletmesi sahibi hem çevirmen olanlar, iki üç kimliği bir arada yürütenler var.)

Oysa bilirkişilik gibi kolay konuların bile karmaşık bir hal aldığı ortada: Muzır çeviri davalarında, bilirkişi bulunamadığı zaman ya da davanın hakimi bilirkişilik rolünü kendisinin üstlenebileceğini, edebiyat zevkinin yeterli olduğunu öne sürdüğü zaman, yargılanan eser sahipleri bunun özel ve tarafsız bir uzmanlık konusu olduğunu söyleyerek karşı çıkabiliyor. Birlik de tavrı destekliyor – ama kendi içinde bilirkişi belirleme zamanı geldiğinde, çıkarları birbiriyle çelişen iki meslek temsilcisini bilirkişi atamakta sakınca görmüyor (aynı şey yayıncı birliklerinde de sözkonusu, hem yazar hem yayıncı olanların bilirkişiliğiyle karşılaşılıyor).

Bu basit görünümlü örnek, çevirmenliğin meslekleşmesinin öncelikle zihinlerde, akıllarda gerçekleşmesi gerektiğini gösteriyor. Bu açıdan ilginç bir anekdotu Avrupa Birliği bakanı ve başmüzakereci Egemen Bağış, Çeviri Platformu’ndaki konuşmasında hatırlattı. Uzun bir süre milletvekilliğinin yanı sıra başbakan Tayyip Erdoğan’ın İngilizce çevirmenliğini yapan Bağış, bir noktada bu görevi bırakmak istediğini ve bunun nedenini soran başbakana, bu işi artık bir uzmanın yapması gerektiğini söylediğini anlattı. Bu görevi uzun zamandır bir meslekten çevirmen olan Hande Güner yapıyor. Kanımca, Çeviri Platformu’nun en temel mesajı buydu: çevirmenlik meslekleşmeli, onu meslek olarak yapanlar tarafından temsil edilmeli.

Sertifika bu yolda atılan bir adım olabilir. Fakat bu sertifikanın hangi koşullarda, nasıl alınacağı, ölçümünün nasıl yapıldığı ve başka ülkelerdeki uygulamanın nasıl olduğu, bu deneyimlerin Türkiye gerçeğine uyup uymadığı (Neslihan Yetkiner, Bologna sürecinin birçok ülke için olumlu olmadığını hatırlattı; İlhami Sığırcı üst ve alt yapının bu sürece hazır olmadığını vurguladı; Türkiye Çevirmenler Derneği üyeleri bu düzenlemede üniversitelere ağırlık verilmesini eleştirdi) hâlâ tartışma konusu.

Ve en önemlisi, her koşulda, çevirmenlerin görüşü alınmış sayılmayabilir: “Yazınsal çeviri”nin üç kez geçtiği “Taslak Meslek Standardı”nı hazırlayanlar arasında, düzenli olarak, yani meslek olarak kitap çevirmenliği yapan sadece bir kişi var; o kişi de edebiyat çevirileriyle değin sosyal bilim çevirileriyle tanınıyor.

Yol hâlâ uzun.  Çevirmenlik hâlâ meslek olarak tanımlanmayı bekliyor.

Sosyolog Andrew Abbott, bir yazısında, Chicago’da 1960’larda polis örgütünün profesyonelleştirilmesi, yani mesleki standartlarının geliştirilmesi yönünde  adım atıldığı zaman, suç oranının hızla yüzde 90’lara varan oranda arttığını hatırlatıyor – fakat bu artışın arkasındaki temel sebep, profesyonelleştirmeyle birlikte gelen yeni rapor yazma yöntemleriydi, yani raporların daha ayrıntılı yazılması oranı daha fazla gösteriyor ya da eskiden gizlenmiş olguları ortaya çıkarıyordu. Türkiye’de çevirmenlik de böyle bir durumda: meslek standartlarının belirginleşmesi, profesyonelleşme büyük olasılıkla alandaki sorunların da daha görünür olmasına, yüksek görünmesine yol açacak, fakat bunlardan çekinmeyip standartlaştırma yolunda gerekli adımları atmak zorunlu. Bunun için nesnel temsilleri ortaya çıkaracak şekilde hareket etmek iyi bir başlangıç olabilir.

***

Avrupa Birliği Bakanlığı Çeviri Platformu fotoğraf ve bildirileri için: http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=47864&l=1

MYK Çalışma Grubu Tarafından Çevirmenlik Taslak Meslek Standardı metni ve başvuru adresleri için:

http://www.myk.gov.tr/index.php/tr/haberler/34-meslek-standartlar-dairesi-bakanl/1056-myk-calma-grubu-tarafndan-taslak-meslek-standard-hazrland

Daha fazla Yorum
Devletin Kültür Kurumlarını Kim Kapatıyor?

Tiyatro kapatılan ilk kültür kurumu mu, kârlılık değerlendirmesi bir yana bırakılırsa, kurumları gerçekten iktidar mı kapatıyor?

Kapat