Gel-Gitler Çocukluğu: Hangi Ülke, Hangi Dil?

Posted by on Ekim 21, 2012 in Deneme, Manşet

 

Türkiye’de memur ve asker çocuğu olanların çocukluğu genelde birden fazla kent ya da kasabada geçer. Çoğu zaman babanın, bazen de annenin, düzenli aralıklarla tayin edilmesidir buna neden olan. Getirilen alışıldık eşyalarla aşina kılınmaya çalışılan yabancı evler, yeni komşular ve yeni arkadaşlar girer hayata. Büyük küçük herkes bir yerde yeni olmanın sıkıntısını yaşarken, kimi daha kolay atlatır kimi zor. Çoğu zaman kişiler kendilerindeki bazı özellikleri, çocuklukta yaşanan bu sık yer değiştirmelerine bağlar sanki: Yeni bir ortama kolayca alışmak ya da var olandan hemen sıkılmak; hızla yeni ilişkiler kurmak ya da kalıcı ilişkiler sürdürememek.

Ben ne memur ne de asker çocuğuyum; ama ben de çok sık yer değiştirdim. Çocukluğumun gel-gitleriyle açıklamaya çalıştığım en belirgin tarafım ise şu: Hiçbir dilde kendimi evinde hissedememek.

Havaalanında minik kardeşim elinde bir demet çiçekle karşıladı beni. .. küçücük elinden aldığım o çiçekler kadar beni sarmalayan, yatıştıran bir karşılamayı hatırlamıyorum.

Aslında anlattığım çocuklardan farklı olarak çocukluğumun geçtiği ülkelerden biri olan Almanya’da evimiz ben büyürken hiç değişmedi. Birinci yaş günümü kutladığımız evde ailem otuz üç yıl yaşadı. Bir ortaçağ kasabası olan Nördlingen’in merkezine iki kilometre uzakta, onun bir banliyösü sayılan bir köydeydi evimiz. Tarlaların üzerine birkaç katlı, çoğu müstakil evlerin yeni yeni yapılmaya başlandığı bir dönemdi. Bir çocuğu mutlu kılacak köy yaşantısı mevcuttu hâlâ: Yumurta ve süt alınabilen çiftlikler, içinde harika oyunlar oynanan mısır tarlaları, saatlerce bisiklet tepesinden inilmeden yapılan geziler ve keşfe çıkılan ıssız dere kenarları.

Babam 1960’larda Almanya’ya giden ilk işçilerden. Aklında üniversitede okumak olduğu için dil kursuna yazılmış gider gitmez. Üniversiteye gidememiş olsa da misafir edildiği ülkenin dilini konuşabilen, hatta yazabilenlerdendi bu yüzden. Türkiye’ye geldiği bir yaz annemle tanıştırılmışlar. Daha önce Almanya’ya gelin giden bir arkadaşının arkasından büyük konuşmuş olduğunu söyleyen annem, böylece kendini Almanya’da bulmuş. Yaşadıkları yerde Türkiye’den gelenlerin ağırlıklı olmaması, Almanca öğrenmesini mecbur kılmış. Bu mecburiyet zamanla gidilen ülkeye, dile ilişkin bir meraka da dönmüş. Belki her ikisinin de bu ilgisi, beni ve kardeşimi bizim kuşak çoğu göçmen çocuğundan ayıran şey oldu.

Komşularımızın hepsi Almandı; bizler de örnek gösterilen “misafir işçi ailesi”: Her ikisi de Almanca bilen, Almanlarla arkadaş olan bir çift ve Almanca konuşan, Alman çocukları gibi kurallara uyan, Alman çocukları gibi okulda başarılı olan bir çocuk… ben. Ama işte Alman olmayan ben, misafir işçi çocuğu ben, aslında Türk olan ben.

Konuşmaya başlar başlamaz yalnızca tek bir dilin sözcüklerini öğrenmedim. Bir yaşına gelmeden cümle kurabilmesiyle övünülen minik bir kız çocuğu olarak her iki dilde de insanları selamlıyor, teşekkür edebiliyormuşum.

Bir Türk çocuğu olduğum ya da olmam gerektiği konusunda bütün büyükler hemfikirdi sanırım; ne Almanlar ne ailem ne de diğer Türkler farklı bir kimliğim – çoğul ya da melez – olabileceğini akıl edemedi. Zaten ailem de “misafir” değil miydi? Belki bu yüzden iki ülke arasındaki gel-gitlerim olağan karşılanıyordu. Nasıl olsa yakın zamanda “ülkemize döneceğimize” göre, benim önceden “geri dönmemde” bir sakınca yoktu. Almanya’da bizleri kuşatan dilin nasıl kurucu bir söylem oluşturmuş olduğunu, geriye dönüp baktığımda görüyorum. Almanya’da doğmuş olan ben, “nereye dönüyordum” acaba?

Aslında kendimi beyaz adamın dilini kullanmaya çalışan Kızılderililere yakın hissediyordum.

Çocukken en büyük hayalim Kızılderili olmaktı; at sırtında dere tepe aşmak, gece yıldızların altında uyumak, izler sürmek isterdim. En büyük kahramanım bilge Kızılderili Winnetou’ydu. Zaten “Fasching” döneminde gerçekten Kızılderili “oluyordum”. Uzun siyah saçlı peruğumu takar, üstüme Kızılderili giysilerimi geçirirdim. Peruğumun etrafında bir bant, o banttın içine yerleştirilmiş olmazsa olmaz tek uzun kuş tüyü. Oysa çocukluğumdan hatırladığım ilk kâbuslarda, odamın duvarını kaplayan duvar kâğıdının üzerindeki Kızılderililerin de payı vardı galiba.

Bir yaşından sonraki üç yılımı Türkiye’de geçirdim. Türk çocuğu olarak Almanya’da yabancı bir bakıcının gözetiminde büyümektense anneanne ve dede yanına gönderilmiştim. Evde teyze ve dayıların olduğu, akrabaların yakın oturduğu, komşuların da neredeyse akraba sayıldığı kalabalık bir ortamda geçirdim bu yılları. O dönemden aklımda kalan, güneşli ve sıcak günler. Geceleri korktuğumda usulca teyzemin yatağına girdiğimi hatırlıyorum. Herhalde ilk anılarımdan biri, bu gece ziyaretleridir. Bir de annemin bavuluna sığıp onunla gitme hayali.

Anaokuluna başlama yaşım geldiğinde, gitme vakti de gelmişti. Bir anne(anne)m arkamda kalmış, ben diğeriyle yola koyulmuştum. Annem ve babam bana kendilerince güzel bir sürpriz hazırlamışlardı: Bana ait bir çocuk odası. Akçaağaçtan yapılmış dolabım, yatağım ve etajerim vardı; hepsinin de bazı kısımları güzel bir fıstık yeşiliydi. Kızılderililer, odamdaki duvar kâğıdının üzerindeydi. Türkiye’deki kalabalık büyük aile içinde tek başına değil bir geceyi, bir ânı bile geçirmemiştim! Bana ait olan o odada ilk geceler korkuyla uyanırdım. Soğuk bir el duvarlardan inip sanki ayağıma dokunurdu; buz keserdim. Kızılderililer’in kahraman olduğunu, kötü beyaz adam karşısında ölüm kalım savaşı verdiğini nereden bilebilirdim?

Alman arkadaşlarımın oyunlarına katılmam pek uzun sürmedi. Kızılderililer oyunlarımızda yer alırdı sık sık. İsimlerini ve konuşma biçimlerini taklit etmeye çalışırdık. Aslında kendimi beyaz adamın dilini kullanmaya çalışan Kızılderililere yakın hissediyordum. Üç yıl süresince Türkiye’deki büyük ailemle yalnızca Türkçe konuşmuştum. Kızılderilili odamda uyumaya başladıktan birkaç gün sonra ise anaokuluna başlamış ve ilk gün, su sözcüğünün Almancasını bilemediğim için, hiç su içemeden eve dönmüştüm. Başka bir dilde konuşamamanın zorluğunu bizzat tenimde hissetmiştim. Gerçi birkaç hafta içinde Türkçe yavaş yavaş geri çekilmeye başlamış, Almanca dilime yerleşmiş olmalı.

Çocukluğum boyunca iki ülke arasında geldim, gittim. Mekânı hızlıca değiştirmek mümkünken, dildeki değişim o kadar çabuk olmuyordu. Çocuk olduğum için bu uzun sürmese de bir dilin geri çekilip diğerinin öne doğru gelmesini beklemem gerekiyordu. İlk zamanlar zihnimde sözcükleri aradığım olurdu; ya da cümlenin ortasında durup kaldığım. Ardından geri gelen dil zihnime yayılır, düşüncelerimi kaplar ve ağzımdan sözcükler kendiliğinden boşalırdı. Ben aranmayı bırakırdım. Nasıl ki yeni ya da geri geldiğim ev yeniden bana ait olmaya başlamışsa, geri gelen dil de yeniden benimdi.

İlkokula Almanya’da başlamıştım. O gün okula başlayan bir Alman çocuğu gibi benim de elimde “okul külahım” vardı. Almanya’da çocuklar, içinde ufak hediyelerin ve şekerlemelerin konulduğu kartondan kocaman bir külahla gelirler ilk gün okula. Okuldaki ilk günümün anısına sınıfta çekilmiş fotoğrafta, elinde okul külahı olan bir ben varım. Beni göçmen çocuklarının bulunduğu bir sınıfa yerleştirmişlerdi. Diğer çocukların külahları olmadığı gibi Almancaları da yoktu. Sonra sınıfımı değiştirdi öğretmenler, çünkü ben Almanca biliyordum. Bilmek ne demek, rüyalarımı Almanca görüyordum! Ama kimliğinizin ne olması gerektiğine galiba hep başkaları karar veriyor.

Bu yüzden aslında Türk çocuğu olan ben, bir yıl sonra İstanbul’da bir okulda buldum kendimi, çünkü ailem kısa bir süre içinde Türkiye’ye dönmeyi umuyordu. Kara önlük, saçta beyaz kurdeleler, hafta başında yapılan tırnak kontrolleri ve her gün okunan Andımız girdi hayatıma. Arkamda bıraktığım küçük ilkokuldan sonra İstanbul’daki okul, kocaman gelmişti bana. Her şey o kadar farklıydı ki! Ancak Andımız’ın hep birlikte okunduğu sabah vakti belki de en az zorlandığım andı, çünkü kalabalığın içinde kayboluyordum.

İstanbul’dayken odam ve Winnetou beni bekledi. Uçsuz bucaksız tarlaların yerini mahallemiz almıştı. Orman ve dere kenarlarında çıkılan keşifler, artık evlerin arasındaki bahçelerde yapılıyordu. Emanet edilmiş bir çocuk olduğum için büyükler benim için biraz daha fazla telaşlansa da henüz bugünkü güvenlik paranoyası yoktu. Saatlerce ip atlar, kovalamaca oynardık. Kızılderili-kovboy çekişmesi yerini, mahalle arası savaşlara ya da Charlie’nin Melekleri’nin kötüleri alt etme çabalarına bırakmıştı. Çocukluğum, çağımız küreselleşmesinden nasibini almıştı: Gazoz ve kola arasında karar vermeye çalışırdık bakkala gittiğimizde; Japon çizgi filmleri izler, Amerikan yapımı dizilere bayılırdık. Ancak bugünkülerden farklı olarak, çocuklar her iki ülkede de akranlarıyla oynardı, ekranlarla değil.

Andımız’ın hep birlikte okunduğu sabah vakti belki de en az zorlandığım andı, çünkü kalabalığın içinde kayboluyordum.

İstanbul’da kendi başıma okuduğum ilk kitaplardan birinin bana çok tanıdık geldiğini hatırlıyorum. Şaşırmıştım; sayfalar ilerledikçe, ayrıntılar ve olaylar çok bildikti. Sonradan meseleyi çözmüştüm. Annemin okuduğu kitaplardan biriydi bu. Almanya’dayken annem bana Türkçe kitaplar okurdu. Böylece Almanca evrenimizden annemin diline geçerdik. Tüm gün Almanca konuşan annem ve babam evde Türkçe konuşurdu. Benimle, sonrasında kardeşimle de, hep Türkçe konuşmaya çalıştılar. Ama bizler gündüzün alışkanlığıyla genelde Almanca cevap verirdik. Hem yalnızca alışkanlık da değil. Almanca, okulun ve okumanın eklenmesiyle alıp başını giderken, Türkçe geri itiliyordu. Okul dili olmadığı için hem kavramsallaştırmada aksıyor hem de statüsü gereği öteleniyordu galiba gözümüzde. Annem akşamları kitap okuyarak karşı durmaya çalışıyordu belki bu gidişata. Babamsa masalcı ninesinin izinden gidip, kurguyla gerçeğin iç içe geçtiği, deniz kenarındaki köyünden, kendi çocukluğundan, yatılı okuduğu gençliğinden, tanımadığım dedemden ve başka bir dilde konuşan babaannemden izler taşıyan öyküler anlattı bana.

Kitaplarla tanışma yaşım geldiğinde Almanya’daydım. Rahatça tek başıma okumaya başladıktan hemen sonra kendimi yeniden İstanbul’da bulmuştum. Almanca değil, Türkçe okumam ve yazmam gerekiyordu birdenbire. Üstelik Türkçe hem evde, hem dışarıda, hem de okuldaki dildi artık. Yeni bir okula ve yeni arkadaşlara alışmaya çalışırken, bu tanıdık-yabancı dilde kendimi ifade etmem bekleniyordu. Türkçe dilime yerleşirken bu sefer Almanca yavaş yavaş geri itilmiş olmalı.

Türkiye’de darbe olunca ülkeye dönmekten vazgeçen annem ve babam, yeniden Almanya’ya aldı beni. Büyük ailem ve arkadaşlarım arkada kaldı; tanıdık-yabancı diğer aileme gitmek üzere yola koyuldum. Neler düşündüğümü, hissettiğimi hatırlamıyorum. Hatırladığım bir duygu var yalnızca: Özlem, heyecan ve endişeden oluşan bir yumak. Havaalanında minik kardeşim elinde bir demet çiçekle karşıladı beni. Ben İstanbul’dayken doğmuştu. Sonraları da defalarca havaalanlarında karşılandım. Ama kardeşimin küçücük elinden aldığım o çiçekler kadar beni sarmalayan, yatıştıran bir karşılamayı hatırlamıyorum.

Kardeşimle aramdaki dil uzun zamandır Almanca. Oysa yeniden küçük ailemle yaşamaya başladığımda, onunla Türkçe konuşmuş olmalıyım. Evde Türkçe konuşulduğu için, kardeşimin de ilk dil dünyasını Türkçe oluşturmuştu. Ama bizden başka Türkün yaşamadıǧı köyümüzde dışarı çıktığında evdeki dil geçerliliğini yitiriyordu. Bir yabancı dili çocuk yaşta okul ortamında, hem de prestijli bir şey olarak öğrenen çocuklardan farklıydı bizim durumumuz. Annemizin dili hayatımızı idame ettirmeye yetmiyordu. Bir başka dili daha öğrenmek gerekiyordu hayatta kalmak için. Hangisinin baskın çıktığını tahmin etmek güç değil.

Gerçi ben öğleden sonra, okulda verilen Türkçe derslerine bir müddet katılmıştım. Misafir işçilerin ülkelerine dönmeyip çocuklarıyla kaldıkları görülünce, 80’li yılların başında bazı okullarda birkaç saat Türkçe dersi verilmeye başlanmıştı. Bir öğleden sonra ben de okulumda bu dersin yapıldığı sınıfı aramış, kapısını çalmıştım. Almancası zayıf olan Türkçe öğretmeni, bana yanlış sınıfa geldiğimi anlatmaya çalışmıştı. Türkçe olarak bu derse gelmem gerektiğini söyleyince şaşırmıştı öğretmen. Birkaç hafta sonra beni kenara çekmiş, “Kızım, gerçekten gelmen gerekmiyor, çünkü Türkçen buradaki çocukların çok ötesinde. Benim sana öğretebileceğim bir şey yok” demişti. Türk’e benzetilmeyen, ancak Türkçesi diğerlerinden iyi olan ben, bir daha o derse girmedim.

Çocukken bilmiyordum, aslında hiçbir dilin bize ait olmadığını; en baştan beri bir başkasının dilinde – bu annemiz de olsa – kendimizi ifade etmeyi öğrendiğimizi.

Çocukluğumun iki diline sonrasında farklı düzeylerde de olsa başka diller eklendi. Bugün işim gereği üç dil arasında gidip geliyorum. İki ülke, iki dil arasında kaybedilen bir kuşak olarak görülen akranlarıma kıyasla, gel-gitlerimin – bazı kayıplara rağmen – bir zenginliğe dönüşmüş olduğunu görüyorum. Belki de bu yüzden diller arası gidip gelmemi gerektiren bir meslek seçtim; çeviride bazı kayıpları göze almadan yeni kazanımlara ulaşamıyorsunuz çünkü. Ancak zaman zaman hiçbir dilde kendimi evimde hissetmediğim oluyor hâlâ. Bugün bunun garipsenecek bir şey olmadığının farkındayım. Oysa çocukken bilmiyordum, aslında hiçbir dilin bize ait olmadığını; en baştan beri bir başkasının dilinde – bu annemiz de olsa – kendimizi ifade etmeyi öğrendiğimizi. Belki de bu yüzden baştan beri bir başkasının diline kendimizi çevirdiğimizi söyler, çeviri hakkında çok düşünmüş, az yazmış ama büyük bir etki bırakmış bir düşünür.

 


Elif Daldeniz’in bu yazısı, Bleu autour tarafından Fransa’da 2013’de yayımlanacak  “Une enfance turque” adlı ortak kitap için yazılmıştır.

Daha fazla Deneme, Manşet
Duygulara Tercüman Olmak!

Dile getiremediğim duygularım, dile getiremediğim acılarım dile gelmezliklerinden mi? Yeni bir “söze” gereksinim duymamızdan mı?

Kapat