Yıkıcı Bir Başarı: Yazı Devrimi

Posted by on Kasım 10, 2012 in Deneme, Güncel

Türkiye’de pek sevilen temcit pilavının sevilen malzemelerinden biri de Yazı İnkılabı, Devrimi ya da Reformudur.

Türkiye’de yüz elli yılı aşkın vakittir tartışılmış olan bu malzeme pek sevilir – ve niyeyse bir türlü aydınlatılamaz.

“Tüm bildikleriniz tarih olacak” şiarıyla 8. sayısı yayımlanan “Derin Tarih” adlı dergi de bu konuyu, Latin harflerinin kabul edilmesinin Atatürk’ün şahsi kararı ve dayatması olduğunu ima edecek şekilde ele almış: “Harf İnkılabı: Amaç Neydi?” başlıklı dosyada ilginç varsayımlar da var.

Derginin neredeyse bütün yazıları aslında Geoffrey Lewis’in Turkish Language Reform: A Catastrophic Success adlı kitabına dayanıyor; yazılarda bu kitap Türkçedeki Trajik Başarı: Türk Dil Reformu başlıklı çevirisiyle anılıyor – ve genel olarak Lewis, Latin harflerine geçişi felaket ve hatalı saymış gibi bir ima yapılıyor, fakat bu yanıltıcı bir ima, çünkü Lewis alfabe değişimini yararlı, hatta gerekli görüyor kitabında; felaket olarak nitelediği şey, öztürkçecilik heyecanının uydurma sözcüklerle dolu yapay (ama yaşayan) bir dil yaratmış olması. Kitabın büyük kısmı bu konuya ayrılmış – ve Lewis bugün yaşayan Türkiye Türkçesi karşısındaki şaşkınlığını dile getiriyor, bu ifadeyle olmasa da, onun fraktal bir yapı sergilediğini söylüyor.*

İlginç ve ciddi bir varsayım, harf değişiminin bir tür aydın despotizmine, tek parti iktidarının güçlenmesine yol açtığı, hatta amaç bu olmasa bile bu sonuçtan yararlanıldığı varsayımı – burada da matbaa makinelerinin ithalatının, dövizin devlet tekelinde olması nedeniyle sıkı denetime tabi olması önemli bir etken olarak belirtiliyor. Haklı bir varsayım, fakat çok basit bir şey yüzünden zayıf kalan bir varsayım: devletin ya da iktidarın bu gücü, Demokrat Parti iktidarı zamanında da vardı ve kullanıldı. Emin Karakuş bunu İşte Ankara adlı gazetecilik kitabında çok iyi anlatıyor. Yani soru şu: Cumhuriyet Halk Fırkası despot olduğu için yapmadıysa, Demokrat Parti döviz ve ithalat izni tekelini neden bırakmadı?

Onun dışında, tarih dergisi tarihi bütüncül bir şekilde ele almıyor: örneğin, dil yenileşmesi hareketinin Orta Asya’dan geldiğini, Latin alfabesinin benimsenmesi fikrinin de kökeninin bu cedid hareketi olduğunu, Türk-Sovyet Cumhuriyetleri’nde bu tür girişimler olduğunu neden anlatmıyor?

Çok daha önemli bir konuyu, Kürtçenin neden Latin alfabesini benimsediğini, C. Ali Bedirhan’ın daha 1918’de böyle bir Latin harfli Kürt alfabesi ortaya koyduğunu da hatırlatmadan geçiyor dergi. Oysa, Bedirhan’ın Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı Mektup’u ele almadan Türkiye’deki harf devrimini tartışmak çok zor görünüyor.**

Bu yüzden, çok önemli bir konu bir kez daha baskıcı ve iradeci Atatürk, bir gecede devrim yapmaya karar veren bir sergüzeşt imgesi imgesiyle hem Atatürk’ün şahsiyetini, hem de yüz elli yılı aşkın bir tartışmanın bütün aktörlerini ve bütün bir Cumhuriyet kadrosunu hafifsemenin bir aracı olarak kalıyor.

Bu hafifseme son yılların eleştirel bakışının bir kolunu oluşturuyor – bu yaklaşıma göre bir diktatör ve bir grup ürkek ya da kaygısız bürokrat bir tarihte oturmuş, yetkilerini kullanarak dilcilik oyunu oynamışlar; bu yaklaşım geç kalmış bir modernleşme hamlesiyle, dilsel-kültürel-siyasal ayrılıkçı ve yayılmacı hareketleri dengede tutma çabasının nasıl içiçe geçtiğini, bu süreçte özgün sayılabilecek bir model ortaya konduğunu gözardı ediyor.

Bu modelin kendini gösterdiği, kritik anlarından biri, kanımca II. Kurultay’da, 1934 yılında yaşanmış. Kurultay tutanaklarına göre, kurultayın ikinci gününde, Azerbaycan kökenli, İstanbul Üniversitesi mezunu, Almanya’da eğitimine devam etmiş, sonra yine İstanbul Üniversitesi’ne dönmüş olan Ahmet Caferoğlu “Rus Dilinde İlk Türk Yadigarları” başlıklı sunumunu yaparken, Atatürk, konuşmacının sunum dışında konuşmaya başlaması (“sözlerine dil mevzuu ve dil tetkikleriyle hiçbir alakası olmayan yersiz ve gayrimuvafık beyanat kanştırması”) nedeniyle toplantıyı terk ediyor. Caferoğlu’nun sunumu daha sonra yayımlanmamış, fakat o dönemde Turancı, Pantürkist diye anılan grupta yer alması, konuşmaların bu çerçevede olabileceğini düşündürüyor.

Bu çerçevede şunu söylemek mümkün: Nutuk‘ta net olarak Turancı, Pantürkist, Osmanlıcı, Panislamcı, Pankürdist, hatta (H.G. Wells örneğinde) kozmopolit siyasi yaklaşımları reddedip Türkiye merkezli bir çağdaşlaşmacı model öneren Atatürk, dil ve kültür anlayışında da aynı tutumu benimsiyor. (1950’den sonra yaşanan değişiklik için bkz. Leyla Karahan. Geoffrey Lewis’in katastrofik olarak nitelediği dil çalışmalarının büyük ölçüde 1940’ların ortalarından sonrasına ait olduğuna özenle dikkat çekmekte yarar var.) Bu tutum bugün Kemalizm dediğimiz şeyle örtüşmeyebilir; bu tutumu bugün tanımlamak ya da tanımak zor olabilir, ama Orta Asya, Afrika ya da Asya ülkelerinde özel okullar açıp orada Türkçe, Latin harfli Türkçe öğretmekle, Türkçe Olimpiyatları düzenlemekle de örtüşmediği kesindir. Bu yüzden şunu söylemekte zarar olmasa gerek: bugün acil önem taşıyan şey Türkiye’de yapılan dil ve kültür devrimlerinin yapaylığı, tepeden inmeciliği ya da elitistliğini çözümlemek değil, bu devrimleri kullanarak başka ülkelerin özgül kültürlerine zarar verici  eğitim çalışmaları yapmaktır. “Harf İnkılabı’nın perde arkası” değil, sözgelimi “Burkina Faso’daki Eğitim İnkılabı’nın perde arkası” önem taşımaktadır. Neden Mossi’ler kendi “yazılarını” değil de, Fransızların, İngilizlerin yazı karakterlerini kullanmaktadır? Türkiye’den başka ülkelere bugün Latin harflerinin taşınmasındaki amaç nedir?

Kanımca, Atatürk’e durmadan dönüp gelmenin, onun halesinden uzaklaşılamamasının nedeni, üstün bir karakter, mükemmel bir şahsiyet olması değil, Türkiye denen sosyal yapının varlığı için birçok seçenek arasında en işlevsel, kullanışlı çözümleri getirmiş ya da bu tip çözümleri bulup birbirine ekleyebilmiş, ve bütün varlığını adadığı bu esere izini fazlasıyla bırakmış olması. Türkiye çözülüp gitmişti, ve yerine getirilen öneriler de bir gelecek vaat etmiyordu – yaşayan bir yapı ortaya çıkarabilmek, büyük başarı. Ve şimdi geriye baktığımızda, sorulacak soru, “Harf İnkılabı’nın amacı neydi?” sorusu değil, “Harf İnkılabı yapılmasaydı bu toplum yaşayabilir miydi?” sorusudur.

Ben, harf inkılabı yapılmasaydı, bütün dertleriyle birlikte bu Türkiye bugün var olamazdı, diye düşünenlerdenim.

Sözcük uydurmacılığın çığırından çıktığı noktalar konusunda tereddütlerim var.

Her koşulda, Atatürk’ü tebrik ediyorum – yazı devrimini yaparken bir gün daha tereddüt etmediği için.

*******

* Lewis’in kitabı çevirmenler için neredeyse okuması şart olan, ve doğrusu sarsıcı bir kitap. Ben İngilizce aslından okudum, Mehmet Fatih Uslu’nun çevirisini değerlendirme fırsatım olmadı. Ama çevirisini de okumak için İngilizce-Türkçe bilgisi yararlı olur kanısındayım.

** Bedirhan’ın Mektup’u 1978’teki ilk isimsiz çevirisinden sonra, Muthat Kutlar’ın yeni bir çevirisiyle yayımlandı. Kitapla ilgili  bir değerlendirmeyi sevinçle karşılarız. Bedirhan’ın Kürtçe-Türkçe sözlüğü bakanlığın çalışmalarına öncülük etmiş görünüyor.

Daha fazla Deneme, Güncel
1937, Sivas'ta geometri dersinde
“Artık bu ışığı karartmak, bu çığırı bozmak kimsenin elinde değildir”

"Dil devrimi bir buyrukla olmuş... Bu söz de doğru, söyleyenlerin sandıklarından çok daha doğru. Buyrukla oldu dil devrimi; bütün devrimler buyrukla olur. Kimin buyruğu ile? Bu toplumun buyruğu ile... Dil devrimini Atatürk buyurmadı, Atatürk de toplumun buyruğuna uydu." Nurullah Ataç

Kapat