“Sükût her zaman altın değildir…”

Posted by on Ocak 30, 2013 in Güncel, Yorum

“Sükût her zaman altın değildir…”

İlhan Selçuk, 11 Ocak 1986 günü Cumhuriyet gazetesinde yazdığı makaleye bu başlığı atmış ve sonra şöyle devam etmiş:

“Neşe Aksoy’un külotu şu günlerde basınımızın en önemli sorunlarından birisidir.”

Gerçekten de 1986 yılının Ocak ayında Neşe Aksoy adlı, ünlü bir arabesk sanatçının gazino sahnesine külotsuz çıkması gazeteleri çok meşgul etmiş; Aksoy’un “aslında külot giyiyorum, ama külotun iz bırakmaması için askıları yüksek” sözleri ve resimleri gazetelerde geniş yer bulmuş.

“Kimi gazeteci arkadaşımız Neşe’nin ilginç davasını izliyor ve savunuyor. Gazeteciliğin bir eğlenceli yanı da budur” diyen İlhan Selçuk, sonra makalenin asıl konusuna geçiyor:

“Ancak basında yayımlanan başka haberler de var. Birkaç gün önce Diyarbakır Askeri savcısı 1981-1984 arasında cezaevinde ölenleri açıkladı. Askeri Savcının açıklamasını devletin Anadolu Ajansı kamuoyuna duyurdu. Bu kaynağa göre Diyarbakır Cezaevi’nde 30 ölüm olayının dökümü şöyle: kendini yakarak öldüren 4, açlık grevinden ölen 6, intihar eden 4 kişi. Öteki ölümler ise ya ‘normal’ veya ‘eceliyle…’”

*

İlhan Selçuk’un bu makalesi, büyük olasılıkla, Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölümler konusunda basında çıkan ilk makale. İlk olmayabilir de, fakat bugün medyanın yarattığı İlhan Selçuk tablosundan çok farklı bir karakter taşıyor – ve makalenin özellikle son iki paragrafı çok değerli:

“Biliyorum, Diyarbakır Cezaevi’ndeki olay duyarlı, ürkütücü, belki de kimilerini korkutucu bir alana giriyor. Ne olursa olsun insanlığımızın, Türklüğümüzün, uygarlığımızın gereğini yerine getirmek zorundayız.

Kimi zorunluklardan kaçamayız; bir kez kaçış yoluna girildi mi, kendi kişiliğimize, ulusumuza, tarihimize saygısızlığımız başlamış demektir.”

*

Bugün de genel olarak güncel ve bölgesel siyasete ilişkin birçok şey, fakat özellikle anadilde yargılanma hakkıyla ilgili TBMM tartışmaları yurttaşlık gereği de akılla, sağduyuyla izlenmesi gereken tartışmalar; ve aynı zamanda yine “ürkütücü olduğu halde” izlenmesi gereken tartışmalar, çünkü çok ağır bir psikolojik ortamda gerçekleşiyor. Medya ne kadar “gazeteciliğin eğlenceli yanlarına” geçmeyi yeğlese de, unutmamak gereken bir gerçek var: bu anadil tartışmaları hem mesleki (çünkü merkezinde çeviri olgusu yer alıyor) hem de tarihi (çünkü hem tarihi tekerrür ettiren yönleri var, hem de tekerrürü farklı bir olasılığa dönüştürme potansiyeli var) bir önem taşıyor.

Dolayısıyla, bu tartışmaları medyadan, sosyal medyadan, ikincil kaynaklardan incelemek değil; doğrudan meclis tutanaklarından izlemekte yarar var. Aşağıda bu uzun ve aslında birçok teknik ayrıntıyla yüklü yürüyen tartışmanın, bana kritik görünen ve medyada en fazla çarpıtılan kısımları yer alıyor.

Burada bana önemli görünüyor: Temel Kanun olarak anadilde savunma hakkını teklif eden hükümet, savını yeterince delillendirmiyor; ana muhalefetin soru ve kaygılarına yanıt vermiyor, ortaya konan savları göz ardı ediyor; kanun teklifini özünde destekleyen, çevirmenin ücretinin devlet tarafından ödenmemesi dışında bir eleştiri getirmeyen grupsa tartışmanın gerilimini ve boyutunu çözümsüz bir noktaya çekiyor.

*

Bu kanun tartışmaları sırasında medyanın yine “Neşe Aksoy’un külotunu ararken” çarpıttığı bir olguyu burada not etmekte yarar var. Partiler ya da siyasetçilerin tarih algıları ve tanımları köklü ve önemli farklılıklar içeriyor. Bu tartışmalar sırasında görünen şeylerden biri de, bazı partilerin olguları Türkiye Cumhuriyeti bağlamında değil, çok eski, bin yıl ve ötesine uzanan bir perspektifte ele alma eğilimine sahip olduğu. “Türklük” ile ilgili tartışmalar, bunun anayasal bir üst kimlik olarak tanımlanmış olduğunu kabul etmeme eğilimi de buradan besleniyor. Fakat “Türklük” tek gösterge değil, din alanında “İslamlık” da aynı eğilimle ele alınıyor. Ve daha ilginç bir şekilde, bütün hayali kimlikler için böyle..

Bu durum genel olarak toplumun, fakat özel olarak TBMM’de temsil edilen siyasi erkin genel olarak tarih anlayışının sorunlu olduğunu, nesnel değil hayali tarihlerin siyasi çekişmeye sokulduğunu düşündürüyor. Büyük olasılıkla tam da bu yüzden, medya, bu hayali tarih yaklaşımlarının yerine nesnel tarihin, bilimin dilini duyduğu zaman, anlamakta ve aktarmakta güçlük çekiyor.

Oysa aradıkları yanıt İlhan Selçuk’un 1986 yazısında var:

“Biliyorum, Diyarbakır Cezaevi’ndeki olay duyarlı, ürkütücü, belki de kimilerini korkutucu bir alana giriyor. Ne olursa olsun insanlığımızın, Türklüğümüzün, uygarlığımızın gereğini yerine getirmek zorundayız.

Kimi zorunluklardan kaçamayız; bir kez kaçış yoluna girildi mi, kendi kişiliğimize, ulusumuza, tarihimize saygısızlığımız başlamış demektir.”

Evet, sükût her zaman altın değildir, bilimin de konuşması gerekiyor. Mecliste de, sokakta da sadece siyaset ve ticaretin konuştuğu bir hayat, hayat değildir.

*

 TBMM Tutanaklarından

23 Ocak Çarşamba, 56. Birleşim Tutanağı

http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/Tutanak_B_SD.birlesim_baslangic?P4=21879&P5=H&PAGE1=1&PAGE2=89

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Hakan Bey kendi kafa karışıklığını buraya yansıttı. Komisyonda da bunları çok fazla tartıştık. Zihin bulanıklığı bizde değil, samimiyetsizlik bizde değil, sizde arkadaşlar.

Gerçeği söyleyemiyorsunuz. Bu halka gerçeği söyleyemiyorsunuz. Biz söz verdik Oslo’da, biz söz verdik İmralı’ya, onun için de bu ana dilde savunma adını verdiğimiz tasarıyı getiriyoruz, bir süre sonra kamuda ana dil hizmetini, bir süre sonra ana dilde eğitimi, ardında da Anayasa Uzlaşma Komisyonuna BDP tarafından verilen yirmi özerk bölgeli Türkiye önerisini kabul edeceğimizi, karşısında da başkanlık sistemiyle ilgili pazarlık yapacağımızı, bunların biz pazarlığını yapıyoruz, bunları kabul ediyoruz diyemediğiniz için kendi zihin karışıklıklarınızı bizlere atfetmeye çalışıyorsunuz.

Bizler de hiçbir zaman bir zihin karışıklığı olamaz arkadaşlar. Bu ülkenin kurucu felsefesi, kurucu iradesidir Cumhuriyet Halk Partisi. Bu ülkenin üniter yapısının bozulmasına, bu ülkenin üniter yapısının paramparça edilmesine, İmralı’yla, Oslo’yla pazarlık yaparak bunları yapmanıza asla izin vermeyeceğiz.

Cumhuriyet Halk Partisi ve -Başbakanın söylediği gibi, hatta Washington Post’un söylediği gibi- ulusalcılar, antiemperyalistler, bu ülkenin bağımsızlığına düşkün olan ama bu ülkenin kardeşçe birlikte yaşamasını isteyen insanlar olarak asla sizin bu emellerinizin yerine getirilmesine izin vermeyeceğiz arkadaşlar.

SIRRI SAKIK (Muş) – Ben seninle kardeş olmak istemiyorum. Senin kardeşliğini kabul etmiyorum.

*

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – E, herkes sataşırken hiç bu konuda uyarı yapmıyorsunuz da Sayın Başkan, nedense biz kürsüye çıktığımızda sataşmadan söz ediyorsunuz.

Sayın Dilek Akagün Yılmaz’ın konuşmalarına tamamen katılıyorum. Oslo görüşmeleri sırasında yüzde 95 anlaşmadan söz edenler sizlerdiniz; ayrıca, şehirlerin bombalarla doldurulduğundan söz eden, buna ilişkin bilginiz olduğunu söyleyenler de sizlerdiniz. Şimdi, sureti haktan görünüp, çözümden, barıştan söz ediyorsunuz. Bu halkın zekâsıyla aslında alay ediyorsunuz. Bence, daha önceki görüşmelerde kimin şerefsiz olduğunu iddia ederken ciddi ciddi düşünmeliydiniz çünkü bu süreç, inanın, sizler için bir turnusol kâğıdı diyorum.

*

BDP GRUBU ADINA AYLA AKAT (Batman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 365 sıra sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci bölümü üzerine BDP Grubu adına söz almış bulunmaktayım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, tasarının 1’inci maddesiyle CMK’nın 202’inci maddesine 4’üncü bir fıkra ekleniyor. “Meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilen sanık iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilir.” hükmü getiriliyor.

Değerli milletvekilleri, bu tasarı, bu düzenleme nedeniyle “ana dilde savunma hakkının tanındığı tasarı” olarak anılmaya başlandı ama bizler biliyoruz ki, az önce CHP Grubundan hatip de ifade etti, bu konuya biraz değinmek gerekiyor. Bu salonda, şu an, eğer hukukçu kimliğiyle bizleri dinleyenler varsa ve başta da Sayın Bakanımız, ana dilde savunma hakkının yasal zeminde mevcut olduğunu ama cumhuriyet tarihi boyunca bir inkâr dolayısıyla ve yine bunun kabul edilmediği tutumu dolayısıyla bugüne kadar bir gasp durumunun söz konusu olduğunu belirtmek gerekiyor. Niye yasal bir statüsü var? Tam da biraz evvel sayın hatibin ifade ettiği gibi Türkiye Cumhuriyetinin kurucu anlaşması olarak kabul edilen Lozan Anlaşması’nın 39’uncu maddesinin 4’üncü ve 5’inci fıkraları gereği. Bu 4’üncü ve 5’inci fıkraları okuyalım, daha sonra da buradaki hukukçuların ya da siyasi partilerin kendi yorumlarıyla sürece yaklaşmasının önüne geçip bilim insanları bu konuda ne diyor, ona bakalım.

Bir, 39’a 4’üncü madde diyor ki:” Her hangi bir Türk uyruğunun gerek özel, gerekse ticari ilişkilerinde din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.

5’inci maddesi ise “Devletin resmî dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.” diyor. Bu, şu an tartışmakta olduğumuz, Türkiye kamuoyuna da yine kavga görüntüleriyle yansıyan tasarının, esasında, şu an mevcut Anayasa’mızın 90’ıncı maddesi gereğince yasallığını koruduğunu, varlığını koruduğunu ama bu hakkın tanınmamış olması gereğiyle, siyasetçiler tarafından ve yine yargı kurumları tarafından, bugün, ülkede, özellikle “KCK” adı altında yürütülmekte olan siyasi soykırım dosyası dolayısıyla ülkenin gündemine bir kriz olarak yargılamaları aşma noktasında geldiğini ifade edelim.

Şimdi, bilim insanları bu 2 maddeyi nasıl okuyorlar? Diyorlar ki:

1) Türkçeden başka bir dilde konuşan Türk uyruklarının mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilme hakkı 39’a 5 madde tarafından, devletin bir resmî dilinin mevcut olduğu hususunu dikkate alarak düzenlemiştir. Devletin resmî dili vardır ama buna rağmen, bu hak verilmiştir.

2) “Uygun düşen kolaylıklar”dan kasıt en başta bir tercüman teminidir.

3) “Kendi dilleri”nden kasıt tarafların ana dilidir. Duruşma dilini, resmî dili ne kadar iyi anlarsa anlasın veya konuşursa konuşsun, ilgili tarafın kendini en iyi ifade edebileceği dil ilke olarak ana dilidir. Bu husus, “savunma hakkı” gibi en önemli hususun duruşma sırasında en iyi biçimde icra edilmesini sağlamak gerekçesiyle düşünülmüştür.

4) Madde 39’a 5, Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçeden başka bir dili sözlü olarak dahi olsa resmî dairelerde kullanma hakkının tek örneğidir. Ayrıca, ana dili resmî dil Türkçeden farklı olanlara bir pozitif hak getirmesi açısından, gayrimüslimler dışındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına pozitif hak getirmesinin de yine tek örneğidir.

5) Madde 39/5 hükmü 12 Eylül askerî darbe rejimi başta olmak üzere Türkiye’de zaman zaman ihlal edilmiş olmakla birlikte, hiçbir biçimde değiştirilemez. Niye? Çünkü yine Lozan Anlaşması’nın 37’nci maddesi hükmüyle, Türkiye, madde 39’un da arasında bulunduğu kimi Lozan maddelerini hiçbir biçimde değiştirmemeyi çok kesin ifadelerle taahhüt etmiştir.

Gerçeklik bu; Anayasa’mızın 90’ıncı maddesi açık, ortada, buna rağmen, yapılan gasp da ortada, inkâr da ortada. Nasıl inkâr ediliyor? Tabii ki hukuk tanımayan tavır devam ediyor.

Biz, tasarının 1’inci maddesinden sonra gelen hükümlerle ilgili arkadaşlarımız önergelerimizle ifadelerini ortaya koyacaklar ama bu 1’inci maddenin ilk madde hükmü tasarı içeriği boyutuyla kimin için yapılmış? Meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilenler için yapılmış. Bunu kim takdir ediyor? Hâkim takdir ediyor. Peki, hâkimler objektif mi davranıyor? Hayır. Bu madde olmadan önce hatta 2004 düzenlemesi olmadan önce de meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmediği kesin olan hatta sorulan her soruya “evet, hayır” şeklinde cevap veren insanların bile Türkçe bildiği varsayıldı ve ona da “adil yargılanma” dendi. Bu konuda AHİM’e giden de çok dava var. Ama sonuç itibarıyla, o “evet, hayır”lardan bir adil yargılama yapıldığına inanan bir zihniyet var. Bu zihniyet terk edilecek mi, edilmeyecek mi, mesele burada. Kaldı ki eğer biz hukuk eliyle hukuksuzluk yapmaya devam etmeyeceksek ki şimdiki durum o… Nasıl oluyor? Hâkimler soruyorlar, ana dilde savunma yapma talebiyle karşılaşınca iyi hâl uygulamıyorlar. Ana diliyle değil de Türkçe savunma yapanlara da iyi hâl uygulanır noktaya geldi. Yine mahkeme tutanaklarına ne düştü? Ana dilinde savunma yapmak isteyenler için “Bilinmeyen bir dilde, mahkeme dışı bir dilde savunma yapma talebinde bulunuyor.” denildi. Bu nedir? Bu, yıllardır yani cumhuriyet tarihi boyunca var olan inkârın resmî tutanaklara geçmiş hâlidir. Artık, bu inkâr tutanaklardadır; artık, bu yok sayma hukuku tutanaklardadır, tutanaklara geçmiştir ve bugün ya da yarın tabii ki bu değişecektir.

Sayın Bakan, bu hak tercihe bağlı bir hak olarak kullanılabilecek ek bir imkân olmamalıdır, herkes için uygulanabilmelidir. Herkes bu haktan yararlanabilmedir ki adil bir yargılama hukukunun da gereği yerine getirilmiş olsun.

Yine, bu hakkın sadece iddianamenin okunması ve esas hakkındaki mütalaanın verilme aşamasında kullanılması tabii ki mevcut hukukumuzun temel ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır. Niye? Çünkü, hepimiz biliyoruz, bu salondaki bütün hukukçular biliyor, yargılama bir bütündür. İddianamenin okunması ya da esas hakkında savunma aşaması diye bir usul yoktur. Yargılama bir bütündür ve bu ne zaman başlar? Soruşturmanın başlaması evresinden başlar kovuşturmanın sonuna kadar devam eder. Bu hak tanınacaksa bu aşamaların tamamı için söz konusu olabilmelidir.

Yine değerli arkadaşlar, tasarı, söz konusu hakkı sadece sanığa tanımıştır ama biz biliyoruz ki yargılamanın sanık ve şüpheli dışındaki süjeleri de vardır, bunların da bu haklardan yararlanması söz konusu olmalıdır.

Tabii yine en netameli konulardan biri, Sayın Bakan, bu düzenlemede bu haktan yararlanmak isteyenin talebi tercümanı kendi tutması, onun parasını da kendisinin ödemesi şartıyla kabul ediliyor. Şimdi bu durumda ne oluyor? Savunma hakkı temel bir hak, kişinin ana dilini kullanma hakkı da var. Siz en temel insan hakkı olarak kabul ediyorsunuz savunma hakkını ama “Sen bu özgürlükten yararlanmak için önce hakkını satın almalısın.” diyorsun. Peki burada o satın alma işlemini yapan mı, yoksa bunu bir satma, alma, verme ilişkisi hâline dönüştüren mi kusurlu? Hangisi daha onurlu bir yaklaşım onu ele almak gerekiyor.

Diğer bir boyutu, yargılamanın sürüncemede bırakılması kavramına gelince, bu da son derece sübjektif bir tanım. Kime göre? Hâkime göre mi? Bu hâkimler bugüne kadar temel hak ve özgürlükler konusunda hangi gün sınırları genişleten bir yaklaşım içerisinde oldular? Bugün cezaevlerindeki tutuklu sayısına baktığımızda bu uygulamanın bir içtihattan kaynaklı olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Biliyoruz. Bu içtihatların sahipleri, yani Yargıtayın ilgili daireleri ve Ceza Genel Kurulu, yani sokakta yürüyen her vatandaşı terörist ilan eden, bu şekilde sıfatlandıran, bu şekilde yargılayan zihniyet, yargılamanın sürüncemede kalıp kalmamasına, bu konudaki takdir yetkisini temel hak ve özgürlükler lehine mi kullanacaktır? Hayır ve son olarak şunu belirtelim: Yani bizim bilmediğimiz, Allah’ın emretmediği ya da hukukun yazmadığı bir kardeşlik ve eşitlik tanımı mı var? Nasıl kardeşlik oluyor bunun adı? Nasıl eşitlik oluyor? Biz unutmadık. Ne Malazgirt’i unuttuk ne Çaldıran Savaşı’nı unuttuk ne de cumhuriyetin kuruluş yıllarını unuttuk. Hatta cumhuriyet kurulduğu yıllarda burada bizler Meclisi savunurken Lozan’a giden ekibin nasıl etnik azınlık tanımını oradaki tartışma zemininden çıkartıp sadece dinî azınlıklara hak verdiğini de unutmadık ama şunu belirtiyoruz: Biz unutmadık, mücadelemiz devam ediyor. İnkâr ve imhaya karşı, asimilasyona karşı mücadelemiz devam ediyor, olacak. Niye? Çünkü varlığımızı koruyoruz. Sizler de diliniz, kimliğiniz, kültürünüz üzerinde bir tehdit olduğunda en az bizim kadar mücadeleci olacaksınızdır bundan eminiz ama hiçbir zaman Kürtler kadar stratejik dönemlerde, stratejik ittifaklar kurduğunuz bir halk söz konusu olmayacaktır. Şimdi, 4’üncü bir şansınız var, şimdi 4’üncü bir döneme giriliyor. Bu dönemde bu stratejik ittifak ya gerçekleştirilecek ya da siz geçmişinden ders çıkarmayan bir halk olarak daima çocuk kalmak gibi süreci yaşayacaksınız. Biz, bu konuda dün olduğu bugün de temel hak ve özgürlüklerden yana herkesin kabul ettiği bir eşitlik ve özgürlük tanımından yana tavrımızı ortaya koyup geliştirme devam edeceğiz. Önergelerimiz var diğer maddelerle ilgili bunları geliştirmeye devam…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Lütfen, bu ayrımcı dili kullanmayın “siz biz” diye ayırmayın, bu ayrımcı dili kullanmayın.

AYLA AKAT (Devamla) – Buradaki, yargılama konusuyla ilgili.

Teşekkür ediyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

MAHİR ÜNAL (Kahramanmaraş) – Bu ayrımcı dili kullanmayın lütfen.

 *

ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

1876’da Meclisi Mebusanın On İkinci Oturumunda Nevfel Efendi, Erzurumlu Ermeni Hamazap ve Vasilaki Efendi, devletin dilinin değiştirilmesi amacıyla ortak bir teklif hazırlar. Bu teklif şöyle: “Osmanlı devletinin resmî dilinin Türkçe olduğunu belirten madde değiştirilmeli ve resmî dil olarak Türkçeyle beraber her bölgede konuşulan mahallî diller de Rumca, Ermenice, Arapça, Kürtçe, Bulgarca gibi resmî dil olarak kabul edilmelidir.” Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa bu teklifi “Bu ne vicdansızlık, bu ne vefasızlıktır! Sizler hâlâ evinizde, okullarınızda, kitaplarınızda kendi dilinizde yazıyor ve konuşuyorsunuz. Bu imkânı, bu devletin alicenaplığına borçlusunuz. Eğer bu devlet isteseydi, yüzyıllar evvel dedelerinizi Türk kültürü içinde eritirdi ve sizlerin de ana diliniz Türkçe olurdu. Teklifinizi vermemiş olun, ben de duymamış olayım.” diyerek reddeder. Sayın Bakan, Ahmed Vefik Paşa’nın görüşüne katılıyor musunuz?

*

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Evet arkadaşlar, bu Meclis 12 Eylül’de kapatıldı. Bu Mecliste bulunan partilerin en başında Cumhuriyet Halk Partisi ve MHP ve sizin izinden geldiğiniz bazı partiler Zincirbozan’a çekildi. Generaller oturdu buraya ve sıkıyönetim mahkemelerini kurdular ve anayasalarını, yasalarını yaptılar. Yaptıkları ilk iş 2932 sayılı Yasa’yla Kürtçe ana dilini yasaklamak oldu. Sonra 5 No’lu Diyarbakır Cezaevinin işkencehanelerinde -Leyla Zana burada, Ahmet Türk burada- birçok arkadaşımız, analar çocuklarına “Nasılsın?” diyemedi kendi ana dillerinde. Bu zulmü estirdiler, bu zulmün bugün burada estirildiğini görüyoruz. Burada darbeciler yok, burada generaller yok, burada asker yok, militarizm yok, askerî vesayet yok, zorbalık yok. Fikir konuşuyoruz ama zihniyetin yansımasını görüyoruz. Militarist bir zihniyeti sosyal demokrasiyi savunanlarda görmek utanç vericidir, utanç vericidir. (BDP sıralarından alkışlar)

MHP işkencelerden geçti, aynı cezaevlerinde aynı sırada Halil Aksoy’la, Sait Kaya Erzurum Cezaevinde beraber yattınız. Orada görmediniz mi bir ana bir çocuğuyla kendi dilini konuşamıyordu. Gözlerinizi görün, vicdanlarınıza bakın, bu mübarek kandil gününde vicdanınızı, dininizi, imanınızı, izanınızı, terazinizi doğru kurun.

S.NEVZAT KORKMAZ (Isparta) – Sen de öyle sen de.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Ve size şunu söylüyoruz: Bir önerge veriyoruz, diyoruz ki: “Ana dilde savunma polis, jandarma yakaladığı anda başlar.” Polis, jandarma yakaladı mı niçin yakalandığını ona ana dilinde söyleyecek. Niye yakalandığını bilmeyen birini götüreceksiniz, sonra hakkında delilleri toplayacaksınız, sıcağı sıcağına, hatta özel yetkili mahkemelerin, o sıkı yönetimlerin devamı mahkemeler binlerce sayfa Kürtçe dinleme tutanakları tutacak, o Kürtçe dinleme tutanakları çevrilecek Türkçeye ve aleyhe delil olacak ve ondan sonra da savunmasını yapamayacak, iddianame dava açacak, ee ondan sonra lütfen paranı verirsen savunma yapacaksınız. Nerede bunun adaleti? Nerede bunun adil yargılaması? Nerede bunun bağımsız mahkemesi?

İHSAN ŞENER (Ordu) – Sakin, sakin…

HASİP KAPLAN (Devamla) – Nerede bunun tarafsız mahkemesi? Nerede hukuk? Nerede insan hakları? Nerede demokrasi? Allah’ım görün işte, işte Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi bu! (Gürültüler)

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Yakında Türkiye Cumhuriyeti’ni bırakmayacaksınız!

HASİP KAPLAN (Devamla) – Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi aklını yitirmiş! İzanını yitirmiş! Vicdanını yitirmiş! Her şeyini yitirmiş! Bize paramızla savunma yaptıracak gücü göremiyoruz!

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Türkiye Cumhuriyeti diye bir şey bırakmayacaksınız!

HASİP KAPLAN (Devamla) – Bize paramızla savunma yaptıracak bir güç göremiyoruz ve biz bu parayı ödemeden kendi ana dilimizle savunma da yapacağız, kendi ana dilimizle eğitim de yapacağız, televizyonumuz da olacak, okullarımız da olacak! Yeter ya! Yeter! Biraz vicdan… Biraz vicdan…

OKTAY VURAL (İzmir) – Kürt kökenli insanları öldürdünüz.

HASİP KAPLAN (Devamla) – Şimdi, ben size Avrupa Mahkemesinin kararlarını mı okuyayım? Tercüme parasını ödediği için mahkûm olan ülkeleri mi okuyayım? Bırak onu, iddianameyi anlamadığı için ve yeterince anlamadığı için mahkûm olan Avrupa ülkelerini mi okuyayım?

MEHMET GÜNAL (Antalya) – Neden tercüme ettirmişler, neden?

HASİP KAPLAN (Devamla) – Bırakın onu, size zorluk çıkarılan şeyleri mi okuyayım? Yani bu ülkenin egemenliği, tapusu 75 milyonun değil mi? Ya bu 75 milyonun içinde 15-20 milyon vatandaşımızın da hissesi yok mu? İstiklal Savaşı’nda beraber değil miydik? Bizim günahımız bin yıl beraber mi olmak? Beraber yollarda mı olmak? Beraber İstiklal Savaşı’nda mı olmak? Malazgirt’ten bu yana beraber olmak günahımız mı? Bizim günahımız bu mu, söyler misiniz? Kardeşliğimizin nedeni bu mu, söyler misiniz?

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Kardeşlik diye diye ulus devleti batıracaksınız!

HASİP KAPLAN (Devamla) – Ne bu hakaretler? Duymadığımız hakaret kalmadı.

DİLEK AKAGÜN YILMAZ (Uşak) – Siz bize hakaret ediyorsunuz!

HASİP KAPLAN (Devamla) – Duymadığımız küfür kalmadı. Duymadığımız… İnsanlığımızdan yitirdiniz. Yeter artık diyoruz, yeter! Yeter, yeter, yeter diyoruz! Hakikaten yeter. Yani şunu biraz izana çekin, izana. Biraz vicdana gelin, vicdana. Biraz elinizi vicdanınıza koyun.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Ne ulus bırakacaksınız ne devlet bırakacaksınız. Yazıklar olsun!

HASİP KAPLAN (Devamla) – Bu mübarek günde herkes elini vicdanına koyması lazım. Öncelikle bunu söylüyoruz. Önergemizi kabul edersiniz, etmezsiniz ama biz doğru bildiğimiz yolda, hak yolumuzda, hakkımızı savunmaya devam edeceğiz diyorum.

Saygılarımla. (BDP sıralarından alkışlar)

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Sayın Başkan…

BAŞKAN – Buyurun Sayın Tarhan.

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Sayın Başkan, Sayın Hatip “Hakaret gördük.” diye diye karşısında kim varsa hakaret etti. Sosyal demokrat bir partinin militarizmle iş birliği yaptığını söyledi. Bu Mecliste de sosyal demokrat olduğunu iddia eden parti herhâlde biziz.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Tarhan, iki dakika, sataşma nedeniyle.

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Bir dakika Sayın Başkan.

Darbenin çocukları ve gerçek militaristler, neofaşistlerle iş birliği yapanlar bize militarist diyemez, öncelikle onu söylüyorum ve grubumuz adına Sayın Birgül Ayman Güler konuşacak.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Hepsini iade ediyoruz.

SIRRI SAKIK (Muş) – Faşizmin anası sizsiniz. “Faşist” diyorsunuz, gidin aynada kendinize bakın.

BAŞKAN – Buyurun Sayın Güler.

İki dakika söz veriyorum sataşma nedeniyle.

Lütfen, yeni sataşmaya mahal vermeden…

TURGUT DİBEK (Kırklareli) – Sayın Başkanım, üç dakika vermiyor musunuz? Niye iki dakika oluyor?

EMRE KÖPRÜLÜ (Tekirdağ) – “Üç dakika.”diyorsunuz, iki dakika nereden çıktı?

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Söz vermiyor musunuz Sayın Başkan? Çağırıldım sandım.

BAŞKAN – “Buyurun.” dedim.

TURGUT DİBEK (Kırklareli) – Üç dakika veriyorsunuz, uygulamanız üç.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Başkanım, niye üç dakika vermiyorsunuz? Yani bu kadar hakarete nasıl cevap verecek?

EMİNE ÜLKER TARHAN (Ankara) – Sayın Başkan, ortamı germeyin. Lütfen yeterli süre verin, gerilmesine zemin hazırlamayın.

EMRE KÖPRÜLÜ (Tekirdağ) – Deminki uygulamanız hep üç dakikaydı.

BAŞKAN – Üç dakika efendim, sataşma nedeniyle.

Buyurun Sayın Güler.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Burada herhâlde şimdiye kadar böyle konuşmalar duyulmamıştır. BDP Grubundan Sayın Akat’ın yaptığı konuşma kanımızı dondurdu. Sanki başka bir devletin parlamenteriydi, bize “Siz.” diye diye inanılmaz şeyler söyledi.

HASİP KAPLAN (Şırnak) – Devletin değil, Türkiye’nin parlamenteriyim.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – AKP’nin, Türk ulusunu tarihten silmeye, Türk vatandaşlığını tarihten silmeye dönük olan girişimlerinde BDP’yle nasıl iş birliği yaptıklarını onun konuşmasında gördük.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Yok öyle bir şey.

OKTAY VURAL (İzmir) – AKP-BDP koalisyon zaten!

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – Öyle bir şey nasıl yok? Anayasa Uzlaşma Komisyonuna vatandaşlık maddesi için partiniz ne önerdi arkadaşlar? “Türk vatandaşlığı”nı değil, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”nı öneriyorsunuz. Başbakanınız salı günü “Bizim temelimiz Anasırı İslam’dır.” diyor.

AYŞE NUR BAHÇEKAPILI (İstanbul) – Sayın Başkan…

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – “Türklük ırkçılıktır.” diyor.

İHSAN ŞENER (Ordu) – Doğru söylüyor.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – “Ve biz bunu tarihten sileceğiz.” diyor. Burada büyük Türk milleti önünde yemin ettiniz, büyük Türk milleti önünde yemin ettiniz.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Biz ulusalcı değiliz, biz ırkçı değiliz. O Anayasa’yı değiştireceğiz.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – O büyük ulusa parti olarak, tek tek şahıs olarak ihanet ediyorsunuz.

MEHMET METİNER (Adıyaman) – Anayasa’yı size rağmen değiştireceğiz.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – Sosyal demokrasiye “militarizm” demek ha?

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sosyalist Enternasyonaldan da kovduracağız; merak etmeyin. Hem burada ulusalcılık yapıp hem dünyada solculuk yapamazsınız.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – Kürt milliyetçiliğini bana “ilericilik” ve “bağımsızcılık” diye yutturamazsınız. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Biz asla milliyetçi değiliz, siz ulusalcısınız, ulusalcısınız!

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, AKP ve BDP iş birliğinin yaptığı şey tektir. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de siz sorunu Türk sorunu yaptınız.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Sizi Sosyalist Enternasyonaldan da attıracağız, hiç merak etmeyin.

SIRRI SAKIK (Muş) – Vallahi, Türkiye’de sizin faşist anlayışınız var.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (Devamla) – Bundan sonra biz savunmadayız, bundan sonra meşru müdafaa hakkı için saldırıdayız. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Hodri meydan! Hodri meydan!

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Şu anda en büyük bela sizsiniz! “Sosyal demokrat” lafını bir daha kullanmayın.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Ne konuşuyorsun be!

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Hadi oradan! Yürü yerine! (CHP ve BDP sıralarından gürültüler)

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Buradan beni kovacak pozisyonda değilsiniz.

Sayın Başkan, görüyor musunuz?

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, lütfen…

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Beni yerime davet etme pozisyonunda değilsiniz siz. Ne demek yahu?

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Hadi! Hadi! Hadi!

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Efendim, hem hakaret ediyorlar hem ondan sonra da arkalarını dönüyorlar. Yok böyle bir şey! Özür istiyorum. Özür dilemesini istiyorum.

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Hadi oradan!

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Ne özrü ya?

BAŞKAN – Sayın Güler, oturun lütfen.

PERVİN BULDAN (Iğdır) – Senden mi özür dileyeceğim? Çok beklersin! Hadi!

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Türk ulusundan siz özür dileyeceksiniz.

BAŞKAN – Sayın Güler, lütfen oturur musunuz.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – O hareketle de ilgili özür dileyecek. “Hadi! Hadi! Hadi!” deme hakkı yoktur. Bakın, Türk ulusuna hakaret ediyorsunuz…

BAŞKAN – Doğrudur, anladım da ne yapabilirim Sayın Güler? Ben “Yerinize oturun.” demek durumundayım.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Kişisel olarak da hakaretleri önlemiyorsunuz.

BAŞKAN – Lütfen… Ne yapmam gerekir? Yapayım, söyleyin yapayım, lütfen.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – Uyarınız efendim.

OKTAY VURAL (İzmir) – Sözünü kesmeniz gerekiyor.

BİRGÜL AYMAN GÜLER (İzmir) – “Hadi! Hadi! Yürü! Yürü!” Bu hareket ne? Bu hareket ne?

BAŞKAN – Anladım da ne yapmam gerekiyorsa yapayım Sayın Güler.

SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Ya, sizin hareketiniz ne? Geçsene!

BAŞKAN – Lütfen oturun Sayın Milletvekili.

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Hareketle hakaret ediyorsunuz. Grubumuza hakaret ediyorsunuz.

(CHP ve BDP sıraları arasında karşılıklı laf atmalar)

BAŞKAN – Birleşime beş dakika ara veriyorum

 24 Ocak 2013 Perşembe

http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tutanak_sd.birlesim_baslangic?P4=21228&P5=H&web_user_id=10820396&PAGE1=1&PAGE2=66

GÜRKUT ACAR (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 365 sıra sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına İlişkin Tasarı’nın 6’ncı maddesiyle ilgili önergemiz üzerine söz aldım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Önergemizin amacı, ödüllendirme sisteminde keyfîliğin önüne geçmektir. Ödüllendirme sisteminin kötüye kullanılması durumunda, bu konunun da yargısal denetime açılması yerinde ve doğru olacaktır. Önergenin amacı budur, kısaca belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarı, Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği açısından çok kritik, çok önemli bir düzenlemedir. Arkadaşlarımız ısrarla söylediler ama hiçbir şey değişmiyor. AKP bütün bu seslere kulaklarını tıkıyor, daha fazla ses duymamak için elinden geleni yapıyor. Bu tasarı bunun örneğidir. İki kanunda değişiklik yapan on beş maddelik bir tasarı nasıl oluyorsa temel kanun olarak getiriliyor çünkü az konuşulsun, halk duymasın, anlamasın isteniyor.

Az önce söyledim, çok kritik bir adımdır; şu anda, cumhuriyeti çökertme projesi yürürlüktedir. Oslo’da ülkemizde ayrı bir ulus yaratmanın altyapısı kabul edilmiştir. Devamında eyalet yasası çıkarılmıştır. Şimdi de sıra, ülkedeki dil birliğini bozmaya gelmiştir. Savunma hakkının kutsallığı kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan Lozan Anlaşması’nın ve Anayasa’nın “dil birliği” ilkesinin delinmesi amaçlanmaktadır. Mahkemelerde dil birliğinin bozulması, ülkenin geleceğini ve birliğini Yugoslavyalılaştıracak nitelikte ciddi bir anayasal ihlaldir. Bugün Türkiye’de herkes ana dilini onurla konuşmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bakın, “Atatürk”, “Türkiye Cumhuriyeti” gibi kavramlar kanunlardan çıkarıldı. Bu düzenleme ile “Türkçe” kelimesi de CMUK’tan çıkarılıyor. Bu çok ağır bir ihlaldir. Bugün savunma hakkı üzerinden yürütülen ihlalin, başka haklar üzerinden, devlet erkini kullanan diğer kurumları da kapsamayacağı söylenemez. Hukuku uygulamak mahkemelerin temel görevidir. Mahkemelerce sorunu çözmek için yargısal anlamda hiçbir hukuki işlem yapılmayarak, hiçbir adım atılmayarak sürüncemede bırakılması ve işin Türkiye’nin egemenlik sorunu olan dil birliğini bozma noktasına taşınması, belirli bir planın parçalarıdır. Bu plan da, dediğim gibi, Oslo’da hazırlanmış, bugün İmralı’yla sürdürülen görüşmelerde masada olan plandır.

Doksan yıldır, Türkçeyi yeterince bilmeyenler tercümanla yargılanmışlardır. Milyonlarca ceza kararından bir teki bile bu nedenle AİHM’den dönmemiştir. Türkiye çağdaş, güçlü ve onurlu bir ülke olarak yoluna devam edecekse cumhuriyetin temel niteliklerini koruyarak bunu yapabilecektir; dil birliğini, vatan birliğini, amaç birliğini koruyarak bunu yapabilecektir. Cumhuriyeti tersyüz ederek varacağımız hiçbir yer yoktur. Bu tasarı, başka dilde kamu hizmeti, başka dilde eğitime giden yolu açmak için kullanılan bir anahtardır ama bunlar Türkiye’yi ayrıştıracak, parçalayacak adımlardır. Bizim ayrışmayı değil, bütünleşmeyi savunmamız gerekir.

Değerli arkadaşlarım, Amerika Birleşik Devletli düşünür Arthur Schlesinger’in “Amerika’nın Birliğinin Bozulması” adlı eserinde, resmî dilin tek olmasının önemiyle ilgili, resmî dilin tek olmaması hâlinde, tarafsız kamu kurumları kurulamaz, ortak bir kamuoyu oluşamaz tespitlerini yapıyor. Yani diyor ki: “Eğer ortak değerleriniz olmazsa, ortak amaçlarınız olmazsa varacağınız yer yıkımdır.” Bu tasarı da yıkıma giden yolda bir taş döşemektedir. Bu nedenle, Anayasa’ya aykırı, ülke bütünlüğüne, birliğine aykırı bu düzenlemeyi şiddetle reddediyorum.

Değerli arkadaşlarım, son olarak şunu söyleyeyim ki Sayın AKP bu konuda BDP’yle iş birliği yapıyor, bir yandan da PKK’yla savaştığını ileri sürerek kamuoyunu aldatma peşinde yürüyor. Biz bu konuda halkımızın dikkatini çekmek istiyoruz. Kürt yurttaşlarımızın her zaman başımızın üstünde yeri var ama ülke bütünlüğü parçalanırsa, bu, ülke için çok büyük yıkım getirir.

 ***

İDRİS BALUKEN (Bingöl) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

8’inci madde üzerinde vermiş olduğumuz önerge üzerine söz almış bulunmaktayım, heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Bu hazırlanan kanun tasarısının sürekli olarak “AKP-BDP ortak çalışması” şeklinde yansıtılmasının hiç doğru olmadığını belirtmem gerekiyor.

BDP olarak burada yasayla ilgili karşı çıktığımız, eksik bulduğumuz, düzeltilmesi gereken hususları defalarca dile getirdik ama buna rağmen ısrarla böylesi bir görüntü verilmeye çalışılıyor. Biz, bu ana dilde savunmanın başlı başına bir yasa tasarısı olarak buraya getirilip soruşturma ve kovuşturmanın tamamını içerecek şekilde bir düzenlemeye tabi tutulmasının doğru olduğunu defalarca dile getirdik hem komisyon toplantısında hem yaptığımız görüşmelerde hem de buradaki konuşmalarda.

Tercümanla ilgili araya konan, sanığın para ödemesi durumunun savunma hakkının gasbı olduğunu defalarca dile getirdik. BDP olarak bizim yetersiz bulduğumuz, içeriğinin mutlaka ele alınması gereken bir husus üzerinden sürekli gelip farklı bir algı yaratmaya çalışmak doğru değil. Şunu önemsiyoruz: Ülkede yeni süreçle ilgili bir tartışma var. Toplumun tamamını ilgilendiren bir barış beklentisi, bir umut beklentisi var ve akan kanın durmasıyla ilgili, anaların gözyaşı dökmesiyle ilgili bu Mecliste ne yapılabilir, nasıl bir somut adım ortaya konabilir ve bu somut adım çerçevesinde var olan sıkıntı, var olan sorun nasıl çözülebilirin bir beklentisi var. Biz, özellikle yetersiz bulmakla birlikte, acaba bu yeni süreçle ilgili buradan bir düzenleme, bir niyet, farklı bir somut adımın önünü açacak bir düzenleme çıkacak mı diye bu yasanın ilgili maddesinin tartışılması ve ileriki dönemlerde de mutlaka bu eksikliklerinin giderilmesini önemsiyoruz. Dolayısıyla, BDP’nin buradaki tavrının net anlaşılması gerekiyor.”

Daha fazla Güncel, Yorum
Yeni Asır, 8 Ocak 2013, Safiye Tıngır
Denizli’den Dünya’ya: Safiye Tıngır

"Denizli'den, tüm dünyaya 'Çeviri İhracatı' yapılmaya başlandı. 2003 yılından bu yana Denizli'de faaliyet gösteren 25 farklı dilde yeminli tercümanlık yapan Noterler Yeminli Tercümanı Safiye Tıngır, sahibi olduğu 'Safiye Tıngır Tercümanlık Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı' şirketiyle, 2012 yılında 35 bin euroluk 'Çeviri İhracatı' gerçekleştirdi." (Hasan Durna / Yeni Asır)

Kapat