Fidel Castro: “Bu ülkede köylüler için, öğrenciler için hiç kitap basılmıyordu”

Posted by on Kasım 3, 2013 in Yorum

Türkiye’nin Lozan Anlaşması’nda telif, patent ve entelektüel mülkiyet hakları konusunda çekinceli davranması, uluslararası telifi düzenleyen Bern Anlaşması’nı çok daha sonra ve kendine özgü koşullarla imzalamaya karar vererek entelektüel ürünler konusunda farklı br tavır sergilemiştir. Bu durumun Türkiye’nin 1980’li yıllara dek kültür ve sanayi gelişimine önemli ölçüde katkısı oldu. (Çeviribilim dergisinde bu konuda bir çalışma yayınlanmıştı: “Çeviride Seferberlik Hali: Telif ve Tercüme, Sabri Gürses, Çeviribilim 01, Kasım-Aralık 2010.)

Benzer bir durumu Küba’da görmek ilginç. 1959 yılında diktatör rejimini devirerek iktidara el koyan Fidel Castro ve arkadaşları yeni rejime bir ideoloji getirmemişlerdi. Başlangıçta sosyalist değildi Küba, halkçıydı. Castro 1959 yılında Birleşik Devletler’den Marshall desteği istemek üzere ilk yurtdışı seyahatini yaptı (yazının içindeki resim o seyahatten). Fakat başarılı olamadı. Birkaç yıl sonra da, Küba’nın halkçı reformlarından şüphelenen Amerika Birleşik Devletleri, Domuzlar Körfezi adıyla bilinen darbe girişimini yaptı ve buna karşılık Küba sosyalist kampa geçti.

Bu süreçte, Küba teknoloji ve sanayi hamlesini yapabilmek için, Türkiye’ninkine benzeyen ama daha keskin ve açık bir dille ifade edilen bir karar aldı: Entelektüel mülkiyeti ortadan kaldırmak. Fidel Castro 1967 yılında, Guane, Pinar del Rio’daki bir okulda yaptığı konuşmada bu kararı açıkladı. Aşağıda, entelektüel mülkiyetle ilgili temel kaynak kitaplarında sıkça yer verilen bu 30 Nisan 1967 tarihli konuşmasının konuyla ilgili kısmını aktarıyoruz. Castro’nun konuşması sadece telif politikaları açısından değil, yayın politikaları açısından da önemli bir bakış açısı içeriyor.

“Entelektüel Mülkiyeti Kaldırdık” Fidel Castro, 1967 

1950’lerin başında, Oriente dağlarında anladığımız bir şey vardı. Bu ülkede çok sayıda matbaa olduğu halde, bu matbaalarda bir sürü işçi olduğu halde, buralarda bir sürü kağıt kullanıldığı halde, köylüler için tek bir kitap bile basılmadığını anladık. Bir köylü kırdaki bir dükkana gidip felsefe kitapları bulabilir. Yani felsefeden rahatsız olacak bir şey yok, fakat bu köylüler derin felsefi konuları inceleyecek konumda değiller. Onlar tarım kitaplarıyla, mekanikle ilgili kitaplarla, bu tür kitaplarla ilgileniyorlar. Bir gün bir dükkana girip oradaki tezgahtara ne tip kitaplar var, neler satıyorsunuz diye sordum. “Marks ve Engles’in bir çok kitabı var bizde,” dedi. Marks ve Engles? (Gülüşmeler) Bir sürü siyaset kitabı vardı ayrıca, türlü türlü kitaplar. “İyi de,” diyor insan, “bu kitapların burada işi ne?” İşte, bu ülkede köylüler için hiç kitap basılmıyordu. Hatta kitaplar bu ülkede bile basılmıyorlardı. Yani öğrenciler için bile basılmıyordu. Neyse ki bu geçmişte kaldı, bir süredir öğrenciler için gerekli bütün kitaplar basılıyor, ülkenin yayıncılık alanında sahip olduğu verimli insan kaynağı ve makineler azami şekilde kullanılıyor. Herhalde kağıttan daha iyi şekilde yararlanmayı öğreneceğiz.

Bazen milyonlarca adet basılan bazı kitaplar güve ve farelerin yıkıcı eleştirisine terk ediliyordu, Marx’ın dediği gibi. Depolanıyor ve dağıtıma bile sokulmuyorlardı. Bugün halkımızın bildiği bir çok şeyin, tarım teknolojisi hakkındaki temel bilgilerin bile, eğer teknik bilgiler öğrencilerimize verilmemiş olsaydı, eğer öğrencilerimizin ders kitapları olmasaydı, tarım işçilerimiz ve köylülerimiz arasında bile bilinmeyeceği kesindir.

Çözümü kolay olan bir sorun değil bu ve bizim devrimci olduğuna inandığımız bir karar vermemiz gerekiyordu. “Entelektüel mülkiyet, telif hakkı” diye bir şey var. Bu mülkiyet işlerinden biz pek anlamıyoruz. Eskiden, her şey mülkiyet, mülkiyet, mülkiyetti. Herkesin ağzında sakızdı bu kavram, bundan daha yaygın bir kavram, özel mülkiyetten daha kutsal bir kavram yoktu. Her şey özeldi. Herhalde şu anda durduğunuz yer de çok ama çok özeldi. Evler, topraklar, dağlar, gök, deniz, her şey özeldi, hatta en azından denizde, ya da Küba’nın çevresindeki denizde yüzen birtakım tekneler özel teknelerdi.

İyisiyle kötüsüyle, bunların hepsi geride kaldı. Yeni kuşaklar gitgide daha farklı mülkiyet kavramlarını tanıyor ve bütün bunları ortak kullanıma ait şeyler olarak, bütün topluma ait şeyler olarak görüyorlar. Tabii hava özel değildi, çünkü bütün havayı alıp kavanoza koymak mümkün değildi. Eğer bu kolay ve mümkün olsaydı, yani bu gözünü toprak doyurasıcalar toprağa el koydukları gibi havaya da el koymanın bir yolunu bulsalardı, emin olun yaparlardı. ..

img-mg---greatest-studs-of-all-time---fidel-castro_162959630283_1

Mülkiyet haline getirilen şeyler arasında bir tanesi çok özeldi: entelektüel mülkiyet. Şimdi “Ama bu soyut mülkiyet” diyebilirsiniz. Evet, soyut mülkiyet. Zaten tuhaf olan şey havanın şişeye kapatılamaması, ama entelektüel mülkiyet denen şeyin kapatılabilmesi. Nedir bu entelektüel mülkiyet? Pek iyi bilinmeyen bir şey. Eğer onu tanımayan biri varsa diye söyleyeyim, entelektüel mülkiyet bir bireyin, bir grup bireyin zekasından çıkan – onun ürünü olan – mülkiyettir, sözgelimi bir kitap, herhangi bir teknik kitap, bir roman. Bu konuyu açık ifade etmek istiyorum, çünkü entelektüellerin benden nefret etmesini istemiyorum, çünkü bu haksız bir nefret olur. Bu tür ruhsal ürünleri üreten kişinin bilgisinin değerini, kıymetini, hatta yaşama hakkını unutuyor değilim. Elbette. Ama ne oluyor? Bu entelektüel mülkiyet hakkı, gelenek yüzünden, son zamanlarda içinde yaşadığımız dünyanın sistemi yüzünden, her şeye nüfuz etmiş olan kapitalist toplum anlayışı yüzünden, bu entelektüel ürünler alıp satma nesnesi haline geliyor.

Entelektüel yaratıcılara genellikle az para ödenir ve çoğu açlık içinde yaşamıştır. Sözgelimi, Balzac’ın, geçen yüzyılın en büyük romancılarından birinin yaşamöyküsünü okuyan o adamın yaşadığı yoksulluk karşısında sarsılır. Genel olarak, birçok büyük yaratıcı açlık çekmiştir, çünkü çaresiz kalmışlardır. Birçok entelektüel eseri büyük değere sahip olmuştur, ama yaratıcıları öldükten çok sonra. Her alanda ünlü insanlar vardır, yoksulluk içinde yaşamış, toplumun desteğini alamamış ve birçok kez entelektüel ürünlerini hangi fiyata olursa olsun satmak zorunda kalmış bir sürü kişi.

Biz hangi koşulda buluyoruz kendimizi? Azgelişmiş bir ülkeyiz, teknik bilgiden kesin olarak yoksun bir ülke, 1 milyon yurttaşına okuma yazmayı öğretme hedefini üstlenmiş bir ülke, okuma yazmaya başlaması gereken bir ülke, teknik okul ve enstitülerini, ilkokuldan üniversiteye dek bütün okullarını yaratması gereken bir ulus, sefaletten kurtulmak için, azgelişmişlikten kurtulmak için yüz binlerce nitelikli işçi ve teknisyeni eğitmesi gereken bir ulus, bizi aşağı çeken yüzlerce yıllık gerilikten kurtulması gereken bir ulus, kaybettiği vakti telafi etmek istediği, sefaleti, azgelişmişliği yok etmek istediği zaman kıt kaynaklarının büyük bir kısmını onu inşa etmeye, üretim araçlarına, fabrikalara, araç gerece ulaşmak için kullanmak zorunda kalan, sayısız yatırım yapmak zorunda kalan ve sonunda kendisini halkı eğitememek gibi bir gerçekle karşı karşıya bulan bir ulus. Neden? Çünkü yurttaşlarımız okuma yazmayı öğrendikçe, çocuklarımız okula gittikçe, lise mezunu sayısı 50 bini geçip 60, 70, 80 binlere varınca, teknoloji enstitülerine ve üniversitelere gidenlerin sayısı arttıkça, azgelişmişliği ve cehaleti aşmaya başladıkça, ihtiyaç duyduğumuz ders kitaplarının sayısı gitgide arttı.

Ders kitapları da çok pahalıydı. Bütün bu entelektüel mülkiyet fikirlerinin ışığında gördük ki, eğer ders kitabı talebini karşılamak istersek, kitaplara milyonlarca pezo harcamak istersek, bu mülkiyetin bedelini ödememiz gerekecek. Fakat pratikte entelektüel mülkiyet denen şeyi belirlemek zor. Sözkonusu olan şey yazarların entelektüel mülkiyeti ya da ruhsal ürün değil piyasayı kontrol edenlerin ortaya ve herhangi bir fiyatla sürdüğü şeydi. Kitap tekelini elinde tutanlar genellikle bu akıl ürününe düşük fiyat ödüyordu. Kitapları uygun buldukları fiyata satma hakkına sahiptiler. Bir karar vermek gerekiyordu, cesur ama adil bir karar vermek gerekiyordu. Ve bizim ülkemiz, doğrudan, entelektüel mülkiyeti kaldırma kararı aldı. (Alkışlar)

Bu ne demek? Biz teknik bilginin bütün insanlığın ortak malı olması gerektiğini düşünüyoruz. İnsan aklının yarattığı şeyin bütün insanlığın ortak malı olması gerektiğine inanıyoruz. Cervantes’e kim entelektüel mülkiyeti için telif ödüyor? Shakespeare’e kim ödüyor? Alfabeyi icat edene, aritmetik rakamlarını, matematiği icat edenlere kim ödüyor? Bütün insanlık öyle ya da böyle yararlandı. Bütün insanlık öyle ya da böyle tarih boyunca insanın aklının yarattıklarını kullandı. Meyve düşürmek için eline sopa alan ilk ilkel insandan bu yana, insanlık aklın bir yaratısından yararlandı. İlk homurdanan insandan, bir şey söylemek üzere homurdanarak gelecekteki dilin ışığını saçan insandan bu yana, insanlık bu insanın akıl ürününü kullandı.

Başka deyişle, insanın yarattığı her şey ya da birçok şey binlerce yıldır birikiyor ve bütün insanlık aklın yarattığı şeyden haz almaya hak sahibi görüyor kendini. Herkes geçmiş kuşakların yarattıklarından haz almaya hakkı olduğunu biliyor. Peki bugün insandan, yüzbinlerce insandan, yüzbinlerce değil, yanlış söylüyorum, yüz milyonlarca, yoksulluk içinde, azgelişmişlik içinde yaşayan milyarlarca insandan bu hakkı almak nasıl mümkün olabilir – milyarlarca insana teknolojiye, beslenme gibi, hayat gibi temel şeyler için ihtiyaç duydukları bir teknolojiye ulaşma hakkını vermemek nasıl mümkün olabilir?

Mantıken, bu tür bir karar genellikle düşmanlık uyandırır, birtakım çıkarlara dokunur. Ne zaman entelektüel mülkiyet çiğnense, sinsice, gizlice yapılır; ilan edilmez. Biz bu yoldan gitmeyeceğiz. Biz bütün teknik bilginin bütün insanlığın ortak malı olduğunu ve en çok sömürülen halkların onun üstünde özellikle hak sahibi olduğunu söylüyoruz, çünkü nerede açlık varsa, nerede azgelişmişlik varsa, nerede cehalet varsa, nerede teknik bilgi eksikliği varsa – işte orada, sömürgecilik ve emperyalizm tarafından asırlardır acımasızca sömürülen insanlar yaşamaktadır. Genel olarak, teknik kitaplar gelişmiş ülkelerde üretilir. Yoksul ülkeler, asırlardır sömürülen ülkeler asırlardır kaynaklarının büyük kısmı modern teknolojiyi geliştiren ülkelere gittiği halde o teknolojiyi kullanma hakkına sahip değildir. Birleşik Devletler’de yüz binlerce teknik kitap var. İşte biz de Birleşik Devletler’in bütün teknik kitaplarının entelektüel mülkiyetini ortadan kaldırarak başladık işe. (Alkışlar) Kuzey Amerika’nın bize yararlı olacağına inandığımız bütün teknik kitaplarını basma hakkımız olduğunu ilan ediyoruz. (Alkışlar)

Elbette, bunu haklı göstermek için daha önce dile getirilen koşullardan vazgeçmiyoruz. Birleşik Devletler’in teknik kitaplarını bastığımız zaman bunu bu ülkeye verdikleri zararı belli ölçüde telafi etme hakkıyla yapıyoruz. Kuşkusuz, Birleşik Devletler denince haklı olacak daha çok neden bulunabilir. Fakat biz, bu koşullara ek olarak, bizim halkımızın ve bütün azgelişmiş ülkelerin yeryüzünde basılan bütün teknik bilgiyi kullanma hakkı olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden de gelişmek için ihtiyaç duyduğumuz, teknisyenlerimizi eğitmek için gerekli olan bütün kitapları basma hakkımız olduğuna inanıyoruz. Peki buna karşılık ne veriyoruz? Bütün entelektüel yaratıcıları korumanın, onlara yardım edip onları cesaretlendirmenin toplumun bir ödevi olduğuna inanıyoruz – tabii korumak belki yanlış bir kavram. Seçkin işçiler olarak toplumdaki yerlerini almaları gerektiğine inanıyoruz. Bizim toplumumuz bütün Kübalı entelektüel yaratıcıların hakkını verebilir ve bunu yapmaya hazırdır, ama bu arada bizim elimizde toplanacak olan herhangi bir mülkiyet hakkını da reddediyoruz, uluslararası olarak reddediyoruz.

Daha fazla Yorum
“Yeni Tren Yolu İçin Numaralı Ağaçları Sökecekler Haberin Olsun”!?

Haydarpaşa-Pendik tren hattı üzerindeki ağaçların korunmasıyla ilgili bir kaygı metni.

Kapat