Bakü’den Newcastle’a Çeviri İntihali Macerası: Her Yer İntihal, Her Yer..

Posted by on Haziran 25, 2014 in Deneme, Etkinlik

Mayıs sonunda Bakü’ye gidip Uluslararası 21. Yüzyıl Penceresinden Kültür ve Kimlik konferansında “Çevirmen Kimliği ve Çeviri İntihalinin Tehlikeleri” sunumu yaptıktan üç hafta sonra Haziran ortasında Newcastle’a gidip 6. Uluslararası İntihal Konferansı‘nda “Lost in Plagiarism: Retranslation vs Reproduction” sunumunu yapmak etkileyici bir deneyimdi. Böylece 2006 yılı Nisan ayında İstanbul’da bir gazetenin eki, hediyesi olarak verilen bir Ölü Canlar kitabının incelenmesiyle başlayan çeviribilimsel intihal araştırmaları, sekiz yıl sonra bir TÜBİTAK projesi biçiminde dünyanın iki ayrı ucuna taşınmış oldu.

Bu sunumlardaki amaç başka dillere, başka kültürlere “çeviri intihali,” yani orijinal bir çeviri metninin çeşitli değiştirmelerle başka bir orijinal çeviriymiş gibi sunulması olgusunu anlatmaya çalışmak; onlarda bu tip olguların görülüp görülmediğini öğrenmekti. Elde edilen sonuçlar şaşırtıcı: 1) Başka dil ve kültürlerde de bu olgu var; 2) Türkiye’deki kadar büyük ölçekli değil şimdilik ve farklı, daha standart yollarla yayılıyor; 3) Türkçe aracılığıyla başka ülke ya da kültürlere yayılması başlamış; 4) Birçok kültürel krizi açıklamak için önemli bir noktada duruyor.

2014-06-17-696-castle

Bu sonuçları ileride daha ayrıntılı olarak ele almadan önce, uluslararası tek intihal konferansı olan Newcastle Plagiarism Conference’ıyla ilgili bazı gözlemleri değerlendirmek iyi olabilir. Çeviri intihalinin bu toplantıda ilk kez konu edilmesi katılanlar açısından ilgi çekici oldu, fakat türlü türlü kandırmaca, aldatma, yalancılık, sahtekarlık örnekleri görmüş olan katılımcılar ağır bir şok yaşamadılar. Son günün sunumlarından birini yapan Dr Reddy M. Jones V., dürüstlük ve tutarlılıkla intihal arasındaki mücadelede sayısız tehdit, gözdağı, saldırıyla karşılaştığını, fiilen yüzüne tükürenlerle bile karşılaştığını ama asla vazgeçmediğini, çok nadir de olsa pişman teşekkürlerle de karşılaştığını söylerken, Türkiye’deki çeviri intihali tablosunun neden büyük bir şok yaşatmadığını, yaşatmayacağını da açıklıyordu. Her yer intihalle, kandırmacayla dolu, dürüstlük ve tutarlılık çok az bulunan bir şey. Öğrencilerin yaptığı kandırmaca ve intihal örneklerini araştırırken öğretmenlerin, akademisyenlerin yüksek sayıdaki intihallerini keşfettiklerini anlatan Randa Al-Chidiac ve Bob Dylan’ın bir yandan kendisine yönelik açık kanıtlı intihal suçlamalarına, sadece “ ‘wussies’ ve ‘pussies’ yapar böyle suçlamaları” diye yanıt verirken, diğer yandan başkalarına intihal davası açmaktan kaçınmadığını anlatan G. Browning durumun özeti gibiydi. Bu dünyada ne zaman dürüstlük ve tutarlılık kalıcı olmuş ki, intihal ve kandırmaca şaşırtıcı olsun?

2014-06-17-689-castle

Fakat yine de konferansta neden daha çok “kandırmaca” (cheating) kavramı üzerinde durulduğunu, sık sık bunun konuşulduğunu başlangıçta, konferans sırasında tam anlayamadığımı söylemekte yarar var. Mayıs ayında Yayıncılar Birliği’nin 6. Türkiye Yayıncılık Kurultayı‘nda akademik intihal saptama teknolojileriyle ilgili sunum yapan Techknowledge temsilcisi Altan Gürsel de konferansın ana sponsoru Turnitin’in temsilcisi olarak oradaydı, bu yüzden kandırmacanın ağırlıkla eğitim alanı için kullanıldığı izlenimine kapıldım. Tricia Bertram Gallant‘ın konuşmasının başında, araba kullanırken hız yapma ile akademik dürüstlük arasında eğlenceli bir ilişki kurması da bu fikrimi çok değiştirmedi. Wikimedia İngiltere temsilcisi Toni Sant’ın Wikipedia’nın eğitim amaçlı olarak, öğrenci projeleri aracılığıyla, başarılı bir şekilde kullanılabileceğini anlatmasıysa, konferansın eğitim merkezli olduğu fikrimi güçlendirdi. Sadece kapanışta, Dan Ariely‘nin İsrail’den yaptığı telekonferans sunumu bir kez daha şüphe uyandırdı: Ariely, Türkiye de dahil çok sayıda ülkede yaptıkları araştırmanın sonuçlarında, kimin hangi koşullarda yalana ve kandırmacaya başvurduğuna dair önyargıların genellikle yanlış çıktığını anlattı. Sadece yoksullar çalmıyor, sadece zor durumda kalanlar yalan söylemiyor.. Ariely en somut örneği, geçirdiği bir kazadan sonraki yüz ameliyatını anlatarak verdi: Yüzüne estetik ameliyatı yapmayı teklif eden bir doktor akademik tezini tamamlayabilmek için bir deneğe ihtiyaç duyuyordu ve bunu teklif geri çevrilinceye kadar söylememişti; gece geç bir vakitte, zor koşullarda ameliyat yapan bir başka doktorsa o ameliyat sayesinde bir derece alıyordu, ama ameliyat masasındaki minnettar Ariely’nin bundan haberi yoktu. Kandırmaca, dürüstlük ve tutarlılık arasındaki ilişki yüzeyden görünmeyen birçok katmanın değerlendirilmesini gerektiriyor ve intihal sadece eğitimle, akademiyle, metinle sınırlı değil.

2014-06-18-947-castle

Ama bütün bunların somut hayattaki karşılığını, ancak konferanstan sonra, Londra’da kavradım. Gecenin bir yarısı, yüzyıl önce Jack the Ripper’ın gezindiği Bow Road’daki bir otelde uyanıp da polis ve ambulans sirenlerinin arasında, daracık bir odada, oğlumla eşimin uyku seslerini dinlemeye başlayınca. “Hak ettikleri bu mu?” diye düşündüm, “Dokuz yıl boyunca onları ihmal ederek, onlarla geçireceğim vakitlerden, kendi çeviri iş saatlerimden çalarak yaptığım, onları da çalıntı, intihal çeviri kitapları toplama, gazete kuponu biriktirme, karşılaştırma işine bulaştırarak yaptığım intihal araştırmalarından sonra hak ettikleri tatil bu mu – küçücük, konforsuz ama ateş pahası bir otel odasında, Londra’nın uzak bir semtinde iki gece kalmak mı?”

Kandırılmıştık. Booking.com’da uzun uzun araştırma, karşılaştırma yaptıktan sonra, fiyat ile hakkındaki değerlendirmeleriyle iç mekan fotoğrafları aklımıza yatan ve aradığımız tarihte boş yeri olan City Stay Hotel’i seçmiştik. Ama bakımsız bir semtte olduğunu düşünmediğimiz gibi, odaların küçücük ve konforsuz olabileceğini de düşünmemiştik. Bavullarla akşamüstü yorgun argın vardığımız tozlu otelde deskinin kenarı koli bantıyla yapıştırılmış bir resepsiyon karşıladı bizi. Dehşete kapılıp odayı görmek istedik. Tahta merdivenleri tırmanıp toplam büyüklüğü, iki kişilik yatak artı bir kişilik boşluk olan bir odaya çıktık. Ferahlık veren tek şey tren yoluyla caddeyi gösteren iki pencereydi. Yeni bir yer arayamayacak kadar yorgunduk, büyük bir tereddütle kredi kartından otel parasını ödedik.

Bavulları büyük bir mutsuzlukla odaya taşıyıp ferahlamak için kendimizi sokağa attıktan sonra, şehir merkezine gitmek üzere metroya doğru ilerlerken yaşadığımız şeyin adı aklımda belirdi: “İNTİHAL.” Bu otel otel fikrini intihal etmiş, özenle çektiği fotoğraflarla kiralanacak olan odalarını normal, konforlu birer oda gibi göstermişti. Tıpkı gazetelerin promosyonlarla dağıttığı, internet sitelerine şık resimleri konan çeviri intihalleri gibi. Tıpkı bir çeviri intihalini tanımayan okur gibi, biz de oda intihalini tanıyamamıştık. Ve tıpkı o intihal çeviriyi okumaya çalışan okur gibi, biz de oda intihalini kullanmaya çalışacaktık. Ama metro bileti almak üzere kredi kartını makineye takınca tamamlandı asıl mutsuzluk: “Yetersiz bakiye.” Kalmak istemediğimiz bir otele, bir otel intihaline şehir merkezinde, daha iyi, gerçek, orijinal bir otele verebileceğimiz parayı vermiş ve sıfırlanmıştık. “Yetersiz bakiye” yazısını görüp de büyük bir sıkıntıyla, bir çözüm bulmak üzere metro istasyonundan kendimi dışarı atarken yaşadığım şey intihal çeviriyi okuyup “yetersiz bilgi” elde ederek yapacağı eğitimin sonucunda hayatını kurmak isterken sıkça karşılaşacağı “yetersiz bilinç” durumuyla aynı şey gibi geliyor bana. Belki benzetmede aksaklıklar var, ama yeryüzünün kandırmaca, sahtekarlık ve intihallerle dolu olduğu, her an dikkatli olmak gerektiği kesin. İnsanın son parasını kötü bir otele vermesiyle iyi bir otele vermesi arasında büyük bir fark var; insanın son parasını sahte ve kötü bir metne vermesiyle orijinal ve iyi bir çeviriye vermesi arasında da büyük bir fark var.

2014-06-18-892-castleGeceyarısı siren sesleri eşliğinde tren yolunu seyrederken bunları düşündüm. Newcastle’daki İntihal Konferansı’ndaki “İntihal ifşacıları ve ahlaki gri alan” başlıklı sunumunda, R. Sousa Silva ifşacıların koşulsuz bir şekilde ahlak alanında yer almadığını, çok farklı saiklerle, niyetlerle hareket edebileceklerine dikkat çekti. İfşacının ifşa etmeyi kişisel gösteriş için yapması, şantaj için yapması, hatta intihal bulgularını gelecekte, daha değerlendiği bir zamanda kullanması gibi durumları hatırlattı. Dokuz yıl önce, ilk çeviri intihali incelemesini, daha doğrusu ifşasını yazarken gururlanmıştım; ilk bulguların her biri başarı gibi gelmişti, ama sonra kurumların doğrudan müdahaleden kaçınması, intihalizmin gitgide cesur bir şekilde büyümesi, işin gitgide kinik renklere bürünmesi, peşpeşe gelen çeviri kıyımlarına engel olamayıp sadece tanık ve şahit olmak zorunda kalmak o gururu alıp götürdü. İfşacılığın ahlaki gri değil kapkara alanını, intihal kurullarına katılarak kendi intihallerini örtbas etmeye çalışanlarla, başkalarını da yaptığı işe sürüklemeye çalışanlarla birlikte gördüm. Newcastle’da, üniversitelerdeki intihal örneklerine karşı dürüstlük ve tutarlılık adına Erasmus fonlarıyla, üniversite bütçeleriyle araştırma yapanları dinlerken yorgunlukla karışık şaşkınlık vardı üzerimde. “Neden yaptım?” diye düşündüm. “Bunca yıl bunca yazıyı, haber takibini, incelemeyi, sempozyum sunumunu neden yaptım? Kendi kendime, kendi hayatımdan çalarak, ailemi de benimle birlikte fedakarlık yapmaya sürükleyerek neden ifşa etmeyi görev bildim? Çeviriden kazandığım parayı bir intihal konferasından sonra ailemle iki gün Londra tatili yapmaya harcayıp onda da intihale kurban gittiğime göre, bir tuhaflık olmalı. Bunu uzun uzun düşünmek lazım.”

*

Aslında aynı soruyu, Türkiye’de yayıncıların birçoğunun kaçındığı bir işi yaparak, yeni Rus edebiyatından örneklerle birlikte yeni Türk edebiyatından örnekler yayınlayan Turgut Gürer‘e de sorabilirdim. Gleb Şulpyakov, Dimitri Gluhovski ve Zahar Prilepin’in, Çağan Dikenelli’nin romanlarını ve çeşitli bilim kitaplarını yayınladıktan sonra Londra’ya taşınmıştı. Newcastle’a gitmeden önce buluştuk, Doğa Tarihi Müzesi’ne gittik. Dinozorlar bölümünün 1980’lerden kalma vitrinleri arasında gezinirken, dinozorları ve bütün o fosilleri kastederek, “İnanıyor musun bunlara?” diye sordum şaka yollu. Oğlumda kendiliğinden ortaya çıkan dinozor tutkusunu ve bu alandaki büyük tüketim endüstrisini tanıdıktan sonra evrim konusundaki şüphem artıyor aslında. “Ne demek istiyorsun?” dedi. “Yani birkaç kemik parçası bulup milyonlarca yıl önceki canlıların modellerini ortaya çıkarmak – bu dinozorlar ejderhalara benziyorlar sonuçta – garip değil mi biraz?” O sırada dinozorların da tavuklar gibi yumurtladığını, tıpkı onlar gibi hazmı kolaylaştırmak için taş yuttuğunu gösteren bir resmin önünde duruyorduk. “Newcastle’a gideceğine inanıyor musun?” diye sordu. “İnanılmaza İnanmak: İnanışların Evrimsel Kökenleri” adlı kitabı çevirtip yayınladığını hatırladım, “Şaka yapıyorum, ama inanmak çok zor sahiden” diye lafı değiştirmeye çabaladım. Ama o sırada intihal araştırmasının da bu fosil avcılığına, arkeolojiyle paleontolojinin birleştiği bir sahaya karşılık geldiğini düşünüyordum. Bir metni okurken, metnin içinde bir kemik parçası gibi bir intihal öğesi buluyor araştırmacı; sonra bu parçayı ait olduğu metinle örtüştürüyor ve tek tek parçaları keşfederek yapılan intihalin ya da orijinal metnin modelini çıkartıyor, sınıflandırma tablosunda bir yere yerleştiriyor: Dostoyevski’nin X tarafından yapılmış çevirisinin Z yayınevi tarafından M yılında yapılmış baskısı vb. Dostoyevski adını taşıyan C tarafından yapılmış intihalinin T yayınevi tarafından R yılında yapılmış baskısıyla modelleniyor. Bunları saptamak için de bir kronoloji, çizgisel bir tarih anlayışı ve sınıflandırma fikri gerekiyor. Eski tarih fikriyle ya da böyle bir tarih anlayışıyla yaşayan bir kültürde intihali saptamak da kınamak da zor; Francis Bacon ya da İbni Haldun’un algıladığından farklı algılıyoruz biz intihali. Yani evrim önemli bir fikir intihal araştırması için.

Yine de keşke Turgut bana “Bow Road’da kalacağından emin misin?” diye sorsaydı, böylece Londra’yı tanıyan biri olarak beni bir intihalden korumuş olurdu. Onun yerine lafı değiştirip 2005 yılında, Gleb Şulpyakov’un Sinan’ın Kitabı adlı romanının çevirisi için buluştuğumuz gün söylediği sözü hatırladık: “Çağdaş Rus edebiyatından örnekler yayınlayacağım.” Açıkçası, ikna olmamıştım, ama yaptı gerçekten. Niye yaptı, onun da bildiğini pek sanmıyorum.

*

2014-06-16-551-castleTÜBİTAK’la yaptığımız ve Yıldız Üniversitesi’nde, Hazar Üniversitesi’nde, Newcastle Konferansı’nda sonuçlarını sunduğumuz araştırma projesi, edebi intihalin son yirmi yıllık evrimsel tarihini çıkarmaya ve bir bakıma intihal modellerinin öğelerini, iskelet parçalarını görünür kılmaya yönelik bir çalışma. Sosyolojik ve kültürel tarihi büyük ölçüde kronolojik olarak saptanmıştı – aslında tam anlamıyla bir canlı edebi intihal yayını izledik ve kaydettik 2005’ten bu yana – fakat hukuki çerçevede, yaptırımlarda eksikler, analize yönelik yöntemlerde belirsizlikler vardı. Mehmet Şahin‘in bilgisayar destekli analiz olasılığını somutlaştırması bu yüzden projenin omurgasını oluşturdu, Derya Duman‘ın dilbilimsel analiz modeli geliştirmesi metinlerdeki intihal öğelerinin daha ayrıntılı saptanmasını mümkün kıldı. Bu da bize hukuki aşamada metinler arasındaki benzerliklerin oranlarına ve özelliklerine bakarak kolay delil oluşturma olanağı verecek; ve diğer yandan, en önemlisi, intihal öğelerinin sınıflandırmasını yaparak (klasikler alanında) genel bir intihal evrim modelini ortaya koymayı kolaylaştıracak. Bu çerçevede çeviri alanında dürüstlük ve tutarlılık arayışına katkıda bulunacak – kopyalanabilir olmayan şeyi, dürüstlüğü görünür kılacak.

*

Yine de dürüstlük ve tutarlılık çerçevesini terk etmeye önlemeye yönelik bu çabaların ötesinde, neydi beni o gün, Celal Öner imzalı Ölü Canlar kitabını gazete bayisinden alıp da Vedat Gülşen Üretürk‘ün Ölü Canlar çevirisiyle karşılaştırmaya, karşılaştırdıktan sonra ürkütücü aynılık hakkında yazı yazmaya sürükleyen şey? Öncelikle mesleki dürüstlük ve tutarlılık arzusuydu elbette: Rus edebiyatından yapılan çeviriler alanının kirletilmesi her şekliyle yaşamsal bir kaygı veriyordu bana; ayrıca çevirmenlerin haklarının çiğnenmesini kabul etmek imkansızdı. Üretürk’ün 1970’lerde yaptığı gibi ben de Cağaloğlu’nda, kitap önerileriyle yayınevlerini geziyor, kitap çevirisiyle geçinmeye çalışıyordum. Ama bu kadar değildi herhalde – başka bir şey olmalıydı uzun uzun vakitleri, hayat parçalarını intihalle uğraşmaya harcamak için zorlayan; anonim bir insanlığa doğrunun hakimiyetinden başka bir beklenti duymadan doğruyu bildirmeye uğraşmanın bir nedeni olmalıydı.

2014-05-29-8796 baku web 1Ben bunun sorumluluğunu beni yetiştiren, Türkiye’nin son iki sosyalistine, annemle babama yıkmak istiyorum açıkçası; bana hiç dolambaçlı yollardan gitmeyi göstermeyen, hiç emek haklarından fazlasını istememiş, hiç kimsenin hakkını çiğnemeye çalışmamış ve hep başkalarının hakları için mücadele etmenin önemini savunmuş olan bu iki insanın üzerimdeki yükünü anlatmak zor. Kitap paketlerini sırtlanıp dağıtıma götüren bir kadını, karısının kanser koğuşuna gece nöbeti için kitap dolu torbalarla gelen bir adamı, dünyanın en akıl almaz ev kütüphanesini kurup içinde yaşamış, çocuk büyütmüş olan bu iki insanı yıllarca suçladım normal olmadıkları için, herkesin yolundan gitmedikleri için. Normal olduklarını bile bile. Sonra, onlar kayıp giderken, en ortalama insani değerlerin bile kayıp gittiğini onlarla beraber gördüm ve erkenden veda edip gideceklerini daha çocukken bile bildiğim halde, dünyaya erkenden veda edip gittikleri zaman dünyaya savrulmuş bir halde kaldım. Bir uzay kapsulü gibi.

*

Ama hangimiz uzay kapsulü değiliz ki? Karabağ doğumlu Sevinç İsmailova Üçgül‘ün Erciyes Üniversitesi’yle Hazar Üniversitesi’nin ortak Kültür ve Kimlik konferansının açılışında yaptığı konuşmayı dinlerken gelebilirdi bu aklıma: Azerbaycan’dan kalkıp Türkiye’ye gelmek ve sonra Türkiye’yi alıp Azerbaycan’a götürmek mümkün – bir uzay kapsulü gibi. Normal ailelerden, normal hayatlardan yola çıkıp kıyımlarla değer kayıplarıyla karşılaşarak göçe göçe, sürgün olarak yaşamak zorunda kalanlar olarak sayımız kalabalık. Büyük bir uzay kapsulleri filosuyuz belki de.

2014-05-26-8534 baku web 1Ve belki de Bakü’ye gidip çeviri intihalinden bahsetmek ve orada intihalin kapsama alanının büyüklüğünü görmek içindi bunca yıllık uğraş. Yaptığım sunum sonrasında bir genç kız söz alıp “Eskiden çevirileri Rusçadan okurdum, ama artık Türkçeden okuyorum” dediği zaman, çeviri intihalinin büyük tehlikesini tam boyutuyla ilk kez kavradım: Sadece Türkiye’nin dil sahası değil tehdit altında olan. Bakü’nün kitapçılarını gezip de Türkiye’den giden kitapları gördükçe virüsü yaymakta olduğumuzu gördüm: Çeviri intihalini taşımışız Azerbaycan’a. Ve bu sadece Türkçe intihal çeviri kitapların Latin harfli Türkçe okunan bölgelere yayılmasıyla sınırlı kalmayabilir, tekniği de, olanakları da taşıyabiliriz oraya. Bugüne kadar başka dillerde yapılıyor mu diye sorgulamıştık, anlaşılan “Akraba dillere de taşınıyor mu – bu çeviri intihali piyasasının tam büyüklüğü ve sınırı nedir?” diye daha ayrıntılı sorgulamak lazım. 2006 yılında çeviri intihalini kültür ekolojisini bozan bir olgu olarak tanımlarken, Türkçe ya da dil eksenli düşünmemiştim, Türkiye kültürüydü aklımdaki; büyük olasılıkla, daha dil eksenli ve daha geniş bir kültür ekolojisi düşünmek de gerekecek çeviri intihali araştırmaları alanında.

2014-05-29-8822 baku web 1

Tabii eğer hâlâ değer ve norm diye bir şey var olacaksa. Çünkü artık ta 2006’da öngördüğümüz şu sorun da yavaş yavaş netleşip gündeme geliyor: Çeviri intihali yapıp sermaye biriktiren yayıncıların isimlerini ifşa etmek hukuken olanaksızdı, şimdi bunlar normal yayıncılar arasına katılıyor, tarihin bir noktasında bu işi yapmış ama şimdi muhalif bile denebilecek yayıncılara dönüşüyorlar (yayınevi ve gazeteleri birarada anıyorum), peki şimdi ne olacak? Çevirmenlerin, editörlerin bunlarla çalışması – bilinçli bazı örnekler var – nasıl bir sonuç doğuracak? Çeviri intihalinin hakiki evrim tarihini yazabilecek miyiz? Zaman bunu gösterecek, olabilir mi?

İntihalizm geçici bir ara rejim olabilir mi?

Daha fazla Deneme, Etkinlik
6. Türkiye Yayıncılık Kurultayı Sonuç Bildirgesi 2014

Sansür hayatın her alanına yayılmış bir uygulama halini almıştır. Milli Eğitim Bakanlığı yayıncılık faaliyetinde şeffaf ve katılımcı bir politika uygulamalıdır. İntihal, yasaların konusu olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir bilimsel etik konusudur. Yayıncılık sektörünü teşvik, kitap okuma oranlarının artmasında etkili olacaktır. Bu amaçla edebiyatı teşvik konusunda her türlü girişim devlet tarafından desteklenmelidir.

Kapat