Çok Uluslu Seçim

Posted by on Temmuz 20, 2007 in Deneme, Güncel

Artık iyiden iyiye belirgin bir hal aldı: seçimlerde halkın seçeceği fazla bir şey yok; her şey basit sataşmalara, akıldışı laubaliliklere, içi boş festivallere dönüştü. Çünkü sistemden çıkmaya karar vermeden, sistem içinde bir çözüm yok – Türkiye yeniden sömürgeleşme sürecinin uç bir noktasına geldi. Bütün bağımsızlık, özgürlük, hak söylemlerinin arkasında uluslararası şirketlerin ve küresel güçlerin temsilciliğiyle ilgili talepler, çığırtkanlıklar duruyor: bir bölge Avrupa Birliği’nin üretim pazarı, Çin’in yerini alacak ya da Çin’le ekonomik ilişkilerde aracılık yapacak bölge olarak ilan ederken kendini, bir başka bölge petro-dolarların sistem içindeki dolaşımına aracılık etmenin kâr hesabını yapıyor. Türkiye adlı şirket bireysel ya da etnik özgürlük talepleriyle, demokrasi sloganlarıyla, bağımsızlık diliyle çok uluslu şirketlerin hisse paylaşımına sahne oluyor.

İlerde daha da şiddetlenecek bu paylaşma mücadelesi: etniği, kimliği merkeze alarak yapılan bölgesel rekabet, ilerde şehir devletlerinin rekabetlerine dönüşecek – şehirler, çok uluslu şirketlerin kendilerini tercih etmesi için mücadele edecekler. Yerel idarelerin iyiden iyiye şirketleştiğini görmek için şehirlerin kendilerini birer marka olarak sunduklarını, hatta şehir içinde belediye bölgelerinde bile rekabet ettiklerini, çeşitli kurumlarda indirim sağlayan özel belediye kartları dağıttıklarını hatırlamak lazım. Küresel şirketlerin kâr savaşlarının hayatı belirlediği bir dünyada seçimin içi boş olduğunu anlamak için, belediye seçimlerini düşünmek yeter: belediyenizi değiştiremezsiniz, belediyenin başına kim gelirse gelsin, mülk ve kira koşullarınızı rahatça değiştirme, canınız çektiğinde bir kara kentinden kıyı kentine taşınma, şehir içinde semt değiştirme olanağınız yoksa, hiçbir şey fark etmez: belediye semtinizi gecekondularla kuşatır, oylarını alır ve sonra size, belediyeye kadar zahmet etmeyin, “elektronik belediyeden yararlanın” der. Oysa hayat, biraz da insan çevresini düzenleyebildiğinde, sokağını temiz görebildiğinde, semtine kurulacak sosyal kurumlara karar verebildiğinde güzeldir. Komşularınızı tanımadığınız bir dünyada belediye başkanını, başbakanı tanımak neyi değiştirir? Böyle derken, insanın aklına takılıyor: herhalde Fatih’in ordularının askerleri bile, bir semtte oturanlardan daha sıkı fıkı arkadaştı.

Yine de fırsat fırsattır: oy kullanmak neşeli bir iş. Semtindeki bir binaya ilk kez gir, çarşaf kağıdı al, damgala, katla katla kutuya tıkıştır, parmağını boyat, aklı hür vicdanı hür insan ol. İnsan bunu kaç kez yaşayabilir! 60 yıl ömrü olsa, 14 kere mi, 15 kere mi, ülkede üç kere darbe olsa, 10’dan fazla olmayabilir. Bu fırsatı kaçırmamak lazım.

Şaka bir yana, bu seçimde birkaç şey karar verirken önemli görünüyor bana:

1) Mevcut yönetim kültürü darmadağın etti: bedava okul kitaplarından, bu kitaplardaki Amerikan bayraklarından yazar eksiltmelerine, bilgi çarpıtmalarından taraflı, saçma bilgilere dek dehşetengiz bir dizi uygulamaya imza attı. M.E.B. yayınevini ve yayınlarını ortadan kaldırdı; 100 Temel Eser saçmalığına imza attı. Kültür Bakanlığı Yayınevi’ni çalışmaz hale getirdi.

2) Bu yönetimin 100 Temel Eser uygulamasının bir uzantısı olarak, dünya klasikleri çevirilerinde İslamileştirme ve intihal görüldü. İslamileştirme tartışılır bir konu, “Tanrı” yerine “Allah” diye çeviriler yapılabilir belki, bu doğru da olabilir, fakat kitapların içine özgün metinlerde olmayan namaz tavsiyeleri yerleştirilecek kadar ileri gidildi.

İntihal daha da korkunç bir konu, çok sayıda yayınevi intihal kitap yayınladı; yani çalıntı kitap. Bu çalıntı kitapların, yani eski çevirilerin ufak tefek sözcük değişiklikleriyle, eser sahibinden başkasının ismiyle yayınlanması sürecinin kültüre verdiği zararı tarif etmek güç. Bunun boyutları gelecekte çok daha iyi anlaşılacak. Bir yandan intihalcilik devam ederken, bir yandan bunların saptanması yapılacak ve kültür ekolojisini, üniversite kütüphanelerine kadar girmiş bu çalıntı kitaplardan temizlemek yıllar alacak.

100 Temel Eser çeviri ve yayınlarının bu sorunları karşısında, mevcut yönetimin bakanlığı bu konuda tüketiciyi, okurları görevlendirmekten başka bir şey yapmadı. Oysa yapılması gereken şey basitti: eskiden olduğu gibi M.E.B. klasiklerini ya da en azından 100 Temel Eser’i devletin, ucuz bedellerle, gerekirse yeni çevirilerle yayınlaması. Bunu yapmayıp tüketiciyi 1-2 liralık çarpık ve çalıntı eserlerle başbaşa bıraktı.

3) Aydın olarak tanınan birçok kişi anlaşılan başka ülkelerde oturuyor. Çevirmenlerin iki en temel sorununa en ufak çözüm ya da çözüm önerisi yok: çalışma koşulları ve intihaller. Genel olarak sanatçıların, özel olarak ülkemizde en sevilen, en yaygın ilgi gösterilen sanat türü olan çeviri çalışanları, çevirmenlerin çalışma koşulları bir felaket. Piyasada kelime başına düşük bedellerden, 49 yıl ya da süresiz-ömür boyu olarak geçerli olan ve bir kerelik ödemeyi içeren sözleşmeler var. Bunun anlamı, çevirmenin plantasyon kölesi olarak, gündelikçi olarak çalıştırılması demek: ve bu gündelikler boyacı ya da fayans ustalarından daha düşüğe gelebiliyor hesaplanırsa.

Bu sözleşmeler en dip örnekler, diğer yandan ortalama, standart örnek çevirmenin %7 net almayı başardığı sözleşme. Bu çevirmen her an işten çıkartılabilir, başka iş verilmeyebilir ve çalıştığı sürece sigortasızdır, sağlık giderleri gibi yaşamsal dertleri onu ilgilendirir. Fakat avans alması da bir meseledir. Hastalandığı zaman hastalık yardımı alabilmesi yayıncı şirketle özel ilişkisine bağlıdır. Bu çevirmenin bir kitap üzerinden, bu sözleşmeye göre, ortalama 250 sayfalık bir kitap için aylık kazancı 500-600 lira civarındadır. Yoksulluk sınırı kaç lira olmuştu?

Ve bu sözleşmeler aydın ortamlarda yapılıyor, yayınevlerini aydınlar yönetiyor ya da editörlüğünü aydınlar yapıyor. Bağımsız aydınlar, belki de bir süre önce aynı çevirmenlik sürecinden geçmiş kişiler. Bu sistem değiştirilemiyor, yayınevlerinin kazancının düşüklüğü, yapılan işin sanat olması, çok sayıda çevirmen ve çevirmenlik adayı olması gibi nedenlerle sürekli olumlanıyor.

Neyse ki çevirmenin hakkını veren, derdini anlayan ve ona saygı gösteren yayınevleri var. Daha da kötüsü, aydınların çeviri intihalleri karşısındaki sessizliği. Bir buçuk yıl boyunca internette, çeşitli dergilerde elimden geldiğince yazdım, Çevbir bu konuda bir açıklama yayınladı – medyadaki aydınlardan hiçbir yankı bulmadı. Anlaşılan medya, bozuk, çalıntı kitapların bir ölüme yol açmasını bekliyor; tıpkı ucuz, sağlıksız besinlerle ilgili haberlerin de sadece ölümlerden sonra ya da o besin sektörüne yeni bir şirket girerken yapılması gibi. Çalıntı kitaplar sessizce çoğalıyor, ortamda geziniyor – oysa üzerlerinde aydınların imzaları var.

Aydınların da, yönetimin de hallerinde bir karışıklık yok belki de; öncelikler ve telaşlar farklı. Aydınların büyük kısmı küresel kültür ortamında yerini korumayı, zenginleştirmeyi öncelikli tutuyor, tıpkı yönetimin de kendini küresel şirketlerin beğeneceği bir yönetim kılmayı öncelikli tutması gibi. Dolayısıyla, Türkiye’nin küresel sisteme entegre olmasında emek fiyatlarının, iş güvencesinin, çalışma koşullarının özgürce, adil bir şekilde belirlenmesi gibi konular öncelikle olmalıyken, şirketlerin talepleri öne çıkıyor. “Kıyıya otel yapmak için koy mu gerekiyor, hemen devlet arazisi niteliğini çıkarırız; altın madenine yol mu gerekiyor, şurayı yaksak uygun olur mu; bu hafta yirmi dünya klasiği mi çıkartmamız gerekiyor, tamam şeyin eski çevirileri olacaktı, birkaç yerini değiştirir basarız.”

4) Dolayısıyla ne medyadaki birçok aydının ne de mevcut yönetimin önerileri bana güven vermiyor. Hatta mevcut yönetimin demokrasi sözcüsü olduğunu, giderlerse faşizm geleceğini savunan aydınlar beni şaşkınlık içinde bırakıyor: ilerde ne olur bilemem, ama faşizm zaten burada. Bize su satıyor, bu suyu tasarruflu kullanmamız, küvete doldurmamamız, suyla halı yıkamamamız gerektiğini, suyu uluslararası golf oyuncularına, turistik şirketlerin golf sahalarına bırakmamız gerektiğini söylüyor. “Açım,” diyorsun, “ananı da al git, manzaramızı bozma diyor” diyor.

5) En basitinden, uluslararası bir konferansa karşı mecliste konuşma yaparak, “bu sırtımıza batırılmış bir hançerdir” diyen bir yönetim ve bu sözleri söyleyen yönetimin demokrasi savunucusu olduğunu öne süren aydınlar beni hayret içinde bırakıyor. Bir ülkenin aydınının, medyada sıkça ve hakim bir şekilde görünen aydın olmak zorunda olmadığını düşündürüyor.

6) Bütün bunlar bir yana, kanımca Türkiye’nin geleceğinin en korkunç kararlarından biri NÜKLEER SANTRALLERLE ilgili karar. Mevcut yönetim, Mayıs ayında telaşla santral yasasını kabul etti. Önümüzdeki dönemde, bu yasanın iptali için mücadele etmek, Türkiye’ye nükleer santral kurdurtmamak için çabalarken, bu yasaya karşı çıkmış olanların güçlerini birleştirmeleri gerekiyor. Toplumsal desteği hâlâ düşük olan örgütlü sol partilerin bunu sağlayabilmesi güç, bağımsızlar bu konuyla Al Gore kadar ilgileniyor – dolayısıyla bu yasaya mecliste karşı çıkmış olan tek partiye destek vermek gerekli görünüyor.

Küresel şirketler yeryüzüne egemen olacak, gitgide daha çok Matrix’leşeceğiz, bunu durdurmanın olanağını ararken böyle, ülkelere hapsolmuş oyalanıyoruz işte: bir şey seçip borsayı dalgalandırıyor, hangi şirket grubuna iş sahası açacağımızı seçiyoruz. A, sonra bir bakıyoruz, aynı şirket bir sürü marka: Türkiye adlı şirkette de mevcut marka, pek iyi imal edilmemiş, kalsiyum oranı az görünüyor. Umarım yeni bir marka, kültüre ve çevirmenlere daha faydalı gelir. Tabii insan korkmuyor da değil, mevcut markadan şikayet etmek biraz suç, biraz kadere karşı çıkmak sayılıyor şimdi: ya raflara aynı ampulleri yine dizerlerse!

*

Küçük bir güncelleme: mevcut yönetimin kültürü iyiden iyiye Gülen’leştirdiğini, her köşesine Gülen yüzler çizdiğini, aydınların bunu da sessizce seyrettiğini yazmayı dalgınlıkla unutmuşum. Bu da nükleer felaket benzeri bir felaket, radyasyonundan kurtulmak nesiller sürecek.

Daha fazla Deneme, Güncel
Saçmasapan Çeviriler: Neresinden Tutmalı?

Birkaç gün önce, saçma sapan bir haber Star gazetesinin manşet üstünde: Bin Ladin'in 26 yaşındaki oğlu 51 yaşındaki Jane Felix-Browne'la...

Kapat