Pınar Kür Kimdir?

Posted by on Ocak 2, 2015 in Deneme, Manşet, Yorum

666c7cd4ab86161d38e207d1c029719c

Dr. Elif Aka

Çağdaş Türk Edebiyatı’nın önemli yazarlarından Pınar Kür, kısa bir süre önce, 8 Nisan 2014’te, CNN Türk’te, Enver Aysever’in ‘Aykırı Sorular’ını yanıtladı, gündemdeki çeşitli konularda görüşlerini paylaştı. Program sırasında, Kür, kadının nesne olarak algılanması ya da kendi özneliğini yok sayması bağlamında örtünen kadınlarla dergilere çıplak poz veren kadınlar arasında kavramsal bir ilişki kurdu. Ancak bu bakış açısına şiddetli tepki gösterenler oldu. Hatta Mayıs ayı başında RTÜK, “özel hayata saygılı olma” yayın ilkesini ve “ırk, renk, dil, din, cinsiyet ayrımcılığı”ndan sakınmanın önemini hatırlatarak, Kür’ün sözleri nedeniyle, CNNTürk’e ceza verdi (Cumhuriyet Gazetesi 2014). ‘Kür ne demişti?’ diye soranlar için hatırlatalım. Enver Aysever’in bir sorusuna yanıt verirken, Pınar Kür, örtünen kadınlarla dergilere çıplak poz veren kadınları kastederek, şöyle dedi:

İkisi de kendini bir nesne olarak sunuyor. Özne olarak sunmuyor. () Erkeği çıplaklığıyla tahrik etmekle tahrik etmemek için giyinmek zihniyet olarak aynı. Ben nesneyim. Ben insan değilim. Ben erkekler için yaratılmış bir nesneyim. İster sever, ister döver gibi. Erkekleri azdırmayayım diye giyiniyorsa, o zaman yine erkek referanslı bir iş yapıyor.

Ayrıca Gazeteport’un (2014) ‘First ladyler cezası’ başlıklı haberine göre, RTÜK İzleme ve Değerlendirme Dairesi raporunda yer alan, Pınar Kür’ün özellikle Başbakan ile Cumhurbaşkanı’nın eşlerinin türbanlarıyla ilgili yorumları oldu. Türbanı ‘gericilik’ olarak gören Kür, “bu kadar geri olmalarını, benim kafam kabul etmiyor” demişti. Bu sözlere yanıt vermek isteyen, ‘muhafazakar’ kesimden bazı kişiler, Kür’ün ifadelerinden türbanlı ya da başörtülü kadınların çıplak poz veren kadınlar ‘gibi’ olduğu anlamını çıkararak, çok ağır sözler sarfettikleri yazılar yayınladı ya da açıklamalar yaptı. Öyle ki bazıları Kür’ün başını örten, türban takan kadınlara hakaret ettiğini iddia ettikleri yazılı/sözlü ifadelerinde, yazar-çevirmen Pınar Kür’ü belirli bir temelde eleştirmek yerine, sözlü saldırılarda bulundular ve en hafif ifadeyle Kür’e hakaret ettiler. Bu gelişmelerin ardından, 24 Nisan 2014’te, Sol Portal’da, ‘Pınar Kür: Aydınlar gericiliğe karşı koymalı’ başlıklı bir söyleşi yayınlandı. Kür, bu söyleşide, konuyla ilişkili sorulara verdiği yanıtlarıyla, bakış açısını bir kez daha anlattı:

Ben bunu söylediğim için ba(ğ)zı çevrelerin saldırısına uğradım. İsteyen örtünür isteyen soyunur, bana ne? Ben kimsenin giyimine karışmıyorum. Bu örtünme – soyunma olayının arkasındaki zihniyetten söz ediyorum. Kadın haklarından söz ediyorum. Erkek egemen dünyada kadının ikinci sınıf insan haline getirilişinin bir örneği olarak ele alıyorum meseleyi. Bu ‘sözde tercih’i (soyunmak ya da örtünmek) kadının bir nesneye dönüştürülmesinden de öte, erkeğin isteğine göre yalnızca bir arzu odağı olmayı kabullenmesini eleştiriyorum. Bu tavır kadının özgürlüğünün değil zorbalığa boyun eğmesinin göstergesidir.

Yani, bu sözlere dayanarak, Kür’ün örtünen kadınları aşağılamak amacı taşıdığını veya örtünenleri, ahlaki bağlamda soyunanlarla bir tuttuğunu iddia etmek mantıklı görünmüyor. Yine bu söyleşide, örtünmenin “kadın hakları açısından ‘gericilik’” olduğu düşüncesini de açık bir şekilde belirten yazar-çevirmen Kür, “kadının yalnızca bir ‘vücut’ olarak düşünülmesi, üstelik kendisinin de cinsel nesne olmayı kabullenmesi benim için üzücüdür” diyor. Pınar Kür’e katılmayanların onun bu ve buna benzer sözlerine kızması, konuyu onunla tartışmak istemesi, sözlerine yanıt vermesi, doğal karşılanacak tepkiler ama Kür’ün kişiliğine yapılan saldırılar, Türk Edebiyatı alanındaki katkısını, edebiyatçı kişiliğini küçültme niyetiyle edilen sözler üzücü. Gelinen bu noktada, Pınar Kür’ün toplumsal konulara eğilişiyle, siyasi duruşuyla ve edebiyatçı kimliğiyle ilgili olarak durup biraz düşünmekte yarar var kanımca.

Eğitim hayatının bir kısmını Türkiye’de, bir kısmını da İngiltere’de ve Amerika Birleşik Devletleri’nde geçiren Kür, Robert Kolej’deki üniversite yıllarından sonra Fransa’da, Sorbonne Üniversitesi’nde doktora yaptı. Doktora tezini ‘Yirminci Yüzyıl Tiyatrosunda Gerçekçilik ve Yanılsama: Pirandello, O’Neill ve Etkileri’ üzerine yazdı. Yurt dışında okuması, hem İngilizce’yi hem Fransızca’yı çok iyi düzeyde öğrenmesi, siyaset ve edebiyat alanlarında, bu dillerde yazılmış önemli eserleri okumasını sağladı. Ta o yıllarda başlayan toplumsal ve siyasal meselelere duyarlılığı, Çiğdem Anad’ın sunuculuğunu yaptığı, NTV’de yayınlanmış olan “Haydi Gel Bizimle Ol” programında da gözlemlenebilir. Kür, yaptığı yorumlarda, insanların özellikle üç temel alandaki yoksu(l)(n)luklarına dikkat çeker: maddi gelir, eğitim ve özgürlük. Kür’e göre, pek çok sorunun çözümü için bu alanlarda ilerleme kaydetmek şarttır. Kür, kadınların toplum içinde ‘ikinci sınıf muamelesi görmeleri’ne (Kür 2008a) nasıl açık bir dille tepki gösteriyorsa, farklı düşündüğü başka konularda, yanlış bulduğu davranışlar, yaklaşımlar dikkatini çektiğinde, eleştirme hakkını kullanır. Örneğin, 2008 yılında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’nde verdiği yemeğe katılmama kararıyla ilgili olarak şöyle bir açıklama yapar: “edebiyatçı iktidarla yakın ilişkiler içinde olmamalıdır. Eğer ben onun yemeğine gidersem, o zaman onu rahat rahat eleştirmek ve yaptıklarına karşı çıkmak hakkını kaybederim, diye düşünüyorum” (Arpa 2008). Tabii bu sözlerle sadece kendi duruşunu açıklamakla kalmaz, yemeğe katılan edebiyatçıların tutumlarıyla ilgili olumsuz bir değerlendirmede de bulunmuş olur. Zaten Kür’e göre, bir insan, yazar olmak istiyorsa, çevresinde olup bitenleri sorgulayan bir bakış açısı, yeri geldiğinde eleştiren, tepkisini dile getiren bir tavrı olması gerekir. Mine Söğüt’ün Pınar Kür’le yaptığı bir nehir söyleşi kitabı olan Aşkın Sonu Cinayettir’de de bu gerekliliği vurgular: “hayata, dünyaya dair itirazı olmayan biri neden yazar olsun ki?” (Söğüt 2006, 173). Ona göre, ancak bu şartın yerine gelmesi durumunda, yazarlık yolunda ilerleyen kişinin “iyi edebiyat yazma” olasılığı söz konusu olabilir (221).

Yazar-çevirmenliğinin yanı sıra dramaturg ve tiyatro eleştirmeni olarak çalışmış, Cumhuriyet gibi bazı gazete ve dergiler için söyleşiler yapmıştır. Üniversitede de dersler vermiş olan Kür, halen Bilgi Üniversitesi’nde çalışmaya devam etmektedir. Bu çalışma alanları arasında Kür’ün hayatında en uzun süreli ve en önemli olanın yazar-çevirmenliği olduğunu söyleyebiliriz. Niceliksel olarak bakarsak, bugüne kadar yazdığı üç öykü seçkisi vardır: Bir Deli Ağaç (1981), Akışı Olmayan Sular (1983) ve Hayalet Hikayeleri (2004). Yedi romanını da yayınlanma tarihlerine göre şöyle sıralayabiliriz: Yarın Yarın (1976), Küçük Oyuncu (1977), Asılacak Kadın (1979), Bitmeyen Aşk (1986), Bir Cinayet Romanı (1989), Sonuncu Sonbahar (1993) ve Cinayet Fakültesi (2006). Ayrıca deneysel bir çalışma örneği olan Beşpeşe (2004) adlı romanın son bölümünü yazmıştır. Şu anda da “bir çürümüşlük ve çaresizlik öyküsü” (Burgu 2014) olan yeni romanı üzerinde çalışmaya devam etmektedir.

Pınar Kür’ün sadece bir iki öykü seçkisini ve/veya romanını okumuş olan edebiyat severler bile eserlerinde kadın meselelerine dikkat çektiğini fark etmiştir. Öyle ki Kür’ün ilk üç romanı yayınlandıktan sonra eserlerinde özellikle kadın meselelerine yer veren yazarlar arasına dahil edilir (Önertoy 1984, 213). Kür, eserlerinde “hakaret, dayak, işkence, taciz ve tecavüz” (Çin 2010, 272) gibi çok acı deneyimleri olan kadınların hayatlarından kesitler sunar. Farklı derecelerde ve şekillerde şiddet içeren sözler işiten ve/veya hem ruhen hem de bedenen can yakan hareketlere maruz kalan karakterlerin kadın karakterler olması öylesine yapılmış bir seçimin sonucu değildir. Eserlerinde toplum ve birey arasındaki uyumsuzlukları ele alan Kür, hem kendisi de bir kadın olduğu için hem de “toplumun içindeki uyumsuzlukları, rahatsızlıkları ortaya çıkaran koşullarda asıl incinen, asıl hasar görenlerin kadınlar” olduğunu düşündüğü için kadın karakterleri tercih etmiştir (Çin 2010: 293). Öykülerinden örnek vermek gerekirse, ‘Herkes Bana Düşman’ ve ‘Bir Deli Ağaç’ hemen akla gelecekler arasındadır. Her iki öykü de Kür’ün Bir Deli Ağaç (2008b) adlı öykü seçkisinde yer alır. Kür, kadın meselelerine dikkat çektiği bu öykülerinde, biçem düzeyindeki inceliklerle okuyucu üzerinde çeşitli etkiler yaratır. ‘Herkes Bana Düşman’da kendinden başka pek bir kimseye önem vermeyen, bencilliği, düşüncesizliği, duyarsızlığı neredeyse ağzından çıkan her söze sinmiş olan bir adamın konuşmasını okuruz. İntihar ederek ölen annesinin ardından duyduğu acıyı değil, annesini suçlamalarını, kendisini aklama, annesinin intiharından bile kendine kar sağlama çabasını dinler, izleriz. Tek kişilik bir tiyatro eseri gibidir bu öykü. Adamın ben merkezli bakış açısı öyle yoğundur ki yazar sadece onun sesini duyurur okuyucuya. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, adamın bencilliği, duyarsızlığı, sadece onun ağzından çıkan sözlerle değil, yazarın biçem düzeyindeki bu tercihiyle de okuyucuya hissettirilir. Zaten ölmüş olan annesinden başka, metresine anlatırken öve öve bitiremediği karısı da yoktur yanında. Sadece metresi yanındadır. Onun da sesi duyulmaz ama metresin sözlerine adamın verdiği yanıtları işitebilir okuyucu. Ezilen kadın, bir tek kişi değildir bu öyküde. Farklı şekillerde, farklı düzeylerde sömürülen, ezilen, haksızlıklara uğrayan kadınların hikayelerini adamın bakış açısından ne kadar öğrenebilirsek, o kadar öğreniriz. Kadınlar sessizliğe mahkum edilmiş gibidir.

‘Bir Deli Ağaç’ta ise üniversite sınavına girmek, okumaya devam etmek için kız çocuklarının okumasını gereksiz bulan ailesini ikna etmesi, bu amaçla çok uğraşması gereken bir kızın hikayesi anlatılır. İstanbul’a, üniversitede okumaya geldiğinde ise teyzesinin evinde özgürlükten yoksun bir hayat sürmeye devam eden kız, “sokakta gördüğü bir adama” sevdalanır (2008b: 77). Aşık olduğu adamın verdiği cevaptan sonra umutsuzluğa düşer ve ölümü seçer ama sonuca ulaşamaz. Önce kendi ailesinin, sonra teyzesinin evinde, şimdi ise akıl hastanesinde ya da bir klinikte kapalı tutulan kadının insanın içine işleyen bir anlatımı vardır. Odasının camından dışarıdaki ağacı seyrederken, kendisinin değil, ağacın deli olduğunu ya da ‘o kızın’ deli olduğunu savunur:

Diyorlar ki, deli olan sensin, ağaç değil. Ağaçlar delirmez diyorlar. Oysa ben oturuyorum oturduğum yerde. Koşuyu tutturan o. Ben gece gündüz kalkmıyorum yerimden, kıpırdamıyorum bile. Yalnızca bakıyorum. Hep bakıyorum. Soluklanan o. Çırpınan o. Rüzgarla oynaşan, güneşe kollarını açan o. Arada uyukladığımda uzanıp camı tıklatan o. Deli olan o. Kötü günleri var. (…) O zaman ağacı seçemem. Bilirim orada olduğunu ama seçemem. O zaman bir kız görürüm. (…) Ona deli deseler inanırım işte. Onun da yüreğinde bir koşu vardı çünkü. Yerden kopamayacağını anlayıncaya dek çok çırpındı, çok yoruldu. (77)

Yalnızlık, çaresizlik, umutsuzluk ve/veya delilik, özgürlükten yoksun bir hayat süren bu kızın ömrünün öyküde anlatılan her döneminde kendisini gösterir. Her iki öyküde gördüğümüz sahneler, duyduğumuz sesler, öğrendiğimiz hikayeler, Pınar Kür’ün ‘Haydi Gel Bizimle Ol’ programının 2008 yılında yayınlanan bir bölümündeki görüşleriyle ilişkili incelenebilir. Programda Türkiye’de çok sayıda kız öğrencinin üniversite eğitimi alamamasının nedenleriyle ilgili bir araştırma sonucu konuşuluyor. Araştırmanın sonucuna göre bu kız öğrencilerin %1’i türban takmaları nedeniyle üniversiteye alınmazken (bu tabii günümüzde geçerliliği kalmamış olan bir uygulama), %20’si yoksulluk yüzünden üniversiteye gidemiyor. Kız öğrencilerin üniversite eğitimi almalarıyla ilgili tartışmalarda, türban konusu önemle vurgulanırken, yoksulluğun bahsinin bile geçmemesi, programda gündeme geliyor ve Kür konuya şöyle bir yorum getiriyor:

(…) zaten kadınlar sosyal toplum içinde yeri olan kişiler değil. Zaten ikinci sınıf muamelesi görüyor. Zaten liseden sonra langırt evlendiriliyorlar veya eve kapatılıyorlar. Şimdi türban bunların da simgesi aslında. Türban, kadını kapatma simgesi. Özgürlük değil, tekrar söylüyorum. Kadını yok etmenin bir yoludur bu. İşte eve kapatırsın, döversin, işe almazsın, göndermezsin, başını örtersin üniversiteye gidecek durumda olanları da. (…) Asıl yoksullukla savaşılması gerekiyor. Yüzde 20’si yoksulluktan dolayı gidemiyor.( …) O yüzde 1’in de sesini duyamıyoruz. Biz sadece erkeklerin sesini duyuyoruz. (…) Konuşuyorlarsa da pek yükseltemiyorlar seslerini. (Kür 2008a)

Özetle, Kür, öykülerinde yer verdiği karakterleri, onların yaşantılarını kurgularken, gözlemlediği gerçeklerle bağlar kurmakta, tepkisini ifade etmek, eleştirmek istediği konularda, sesini sadece açıklamalarıyla değil, öyküleriyle de yükseltmektedir.

Elbette ki kendi okuyucularının da bu geniş kitlenin içinde yer alan diğer kişilerin de Kür’le toplumsal ve siyasal konularda hemfikir olmalarını beklemek yersizdir, anlamsızdır. Ancak Pınar Kür gibi hem Türk edebiyatına hem de Türkçe çeviri edebiyatına çok değerli katkıları olan bir yazar-çevirmen, diğer herkes gibi, sözlerinin çarpıtılmadan tartışılmasını hak eder. Sonuç olarak, Kür’ün düşüncelerine katılın ya da katılmayın, yazıp çevirdiği eserleri, söylediği sözleri dikkatle incelerseniz, görürsünüz ki Pınar Kür kadınların duyulmayan sesini duyurmaya çalışmaktadır.

Romanları arasında her halde en çok Asılacak Kadın (1979), kadına uygulanan şiddet, kadının sömürülmesi açısından çarpıcı bir örnek oluşturur. Eserin sahibi Kür için de bu romanın ayrı bir yeri vardır. Mine Söğüt’ün öykü mü, yoksa roman mı yazmayı daha çok sevdiğini sorması üzerine, şöyle bir yanıt verir:

En çok şunu seviyorum diye bir şey yok; en son yazdığımı en çok sevmem gerekir, çünkü o günkü ilerlemeyi yansıtır. Ama şunu söyleyebilirim, Türk romanı açısından bir değerlendirme yapılırsa, benim edebiyata en büyük katkım daha önce de söyledim, Asılacak Kadın’la olmuştur herhalde. Bu onu en çok sevdiğim anlamına gelmesin, ama farklılığı, çarpıcılığı, anlatım özellikleri, çok uzun bilinç akımı bölümü olması, teknik etkileyicilikler vs. açısından bence tarihe Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak geçmeli. (Söğüt 2006, 264)

Her ne kadar kadının sömürülmesinin, ona yapılan eziyetin betimlendiği sayfalar nedeniyle, Asılacak Kadın romanının müstehçen olduğu iddia edilmiş ve Pınar Kür’e dava açılmışsa da, daha sonra beraat emiştir. Bu romanın en etkileyici yanı konusunun okuyucuyu sarsacak düzeyde haksızlıklarla, acılarla dolu olması değil, Kür’ün aynı olayı üç ayrı karakterin ağzından anlatırken gösterdiği ustalıktır. Kür, her bir karakterin yaşantısına, geçmişten gelen birikimine uygun dil kullanımlarıyla, dikkatli okuyucunun bu üç karakteri sesleriyle tanımalarını, onları ayırdedebilmelerini sağlar. Bilinç akışı yönteminin etkili kullanımı da karakterlerin iç dünyalarına girme olanağı sunar bize ki bu, Asılacak Kadın’ın Türk Edebiyatı’nın en önemli eserlerinden biri olarak görülmesi için Kür’ün belirttiği özelliklerden birisidir.

Tabii bu örneklere bakıp, Pınar Kür’ün sadece kadın meselelerine odaklanmış bir yazar olduğu sonucuna varmamak gerekir. Bu yazıda daha önce de belirttiğim gibi, Kür, toplum ve birey arasındaki ‘uyumsuzluklar’a dikkat çeker eserlerinde. Dolayısıyla, başka meselelerde de uyumsuzlukları, sömürüyü, haksızlıkları sergiler. Örneğin, Yarın Yarın (1976), Fethi Naci (2002) tarafından Yüzyılın 100 Türk Romanı arasında gösterilmiş, “bir solukta okunan(607) bir ‘12 Mart romanı’dır. Naci, Kür’ün bu eserinde burjuva kesimi anlatırkenki ustalığını işçi kesimi anlatırken gösteremediği yönünde bir eleştiride bulunur (610) ama Kür, söylendiği gibi işçilerin hayatını kurgularken sadece hayal gücünden yararlandığının doğru olmadığını, aksine tanıdığı bir işçiyi “gerçek hayattan birebir aldığı”nı ifade eder (Söğüt 2006, 175). Ayrıca, Fethi Naci, eseri bütünüyle değerlendirdiğinde, Kür’ün Türk Edebiyatı’na Yarın Yarın’la yaptığı katkının altını çizer: “Pınar Kür, sömürülenlerin pek bol ama sömürenlerin pek az olduğu edebiyatımıza bir sömürücü çevresini büyük bir başarıyla sokuyor” (607).

Kitap olarak yayınlanmış 30 civarında, çoğunluğu edebi eser olan çevirileri ile de dikkatli okuyucuların tanıdığı yazar-çevirmen Kür, sadece yazar olarak değil, çevirmen olarak da yenilikler yakalamak peşindedir. Yazdığı eserlerde biçem düzeyinde girdiği yeni arayışlara (Söğüt 2006, 283; Yılmaz 2004, 11) paralel olarak çevirilerinde de bir yenilik peşinde olduğunu gözlemleriz. Nasıl Bitmeyen Aşk ve Bir Cinayet Romanı gibi romanları “gerçekçilikten kaçış” bağlamında ‘postmodern’ olarak değerlendirilmiş, Kür’ün kullandığı farklı anlatım yöntemleri ile Türk Edebiyatı’na yenilikler getiren eserler olarak görülmüş ise (Moran 2004: 107), çevirmen olarak da daha once Türkçe’ye çevrilmemiş eserleri Türk okuyucusuna tanıtmak ister (Aka 2011a). “Yazar-Çevirmen Olarak Pınar Kür Üzerine Eleştirel Bir İnceleme: Yazar ve Çevirmen Biçemleri Arasındaki Etkileşimler” başlıklı doktora tez çalışmam için Pınar Kür’le yaptığım söyleşi sırasında Kür bu konuda şunları söylemiştir:

Şimdi başlangıçta yayınevinden teklif geliyordu. O zamanki parasal ihtiyacıma göre kabul ediyordum. (…) Eğer çok pespaye bir şeyse, çevirmem ama gelmedi öyle bir şey elime. En kötüsü mesela Al Capone’un hayatıdır ama enteresan gelmişti bana. Bir taraftan da Amerikan demokrasisinin nasıl işlediğini, nasıl parayla çalıştığını, para üzerine kurulu olduğunu gösteren bir kitaptı. Sadece bir gangsterin hayatı değildi. Başkasının daha önce çevirmediği yazarları tercih ediyorum. Jean Rhys’i de öyle. Fallaci’yi de önce ben çevirdim. Jeanet Winterson’ı da benden önce kimse çevirmedi. Sonra başkaları çevirdi. Ben istemediğim için başkasına gitti o kitaplar. (Aka 2011a: 315)

Burada da bahsettiği gibi Jean Rhys, Jeanet Winterson ve Oriana Fallaci gibi ünlü yazarların kitaplarından bazılarını Türkçe’ye kazandıran ilk çevirmen Pınar Kür olmuştur. Bu yazarlardan başka Agatha Christie, Vincent Van Gogh, Vladimir Nabokov, Sam Shepherd, Patricia Highsmith ve Peter Greenaway gibi daha pek çok yazarın kitabını çevirmiştir. Kür, yayinevinin önerisi doğrultusunda kabul edip çevirdiği eserlerden bahsediyor. Ancak, kendi tercihlerinin, isteklerinin de bu kitapları çevirme kararında ne kadar etkili olduğu belli. O ilk karar aşamasında söz konusu eserin daha önce Türkçe’ye çevrilmemiş olması, yani yeni bir yazarı ya da bir yazarın yeni bir kitabını Türk okuyucusuna tanıtacak olmak, yazar-çevirmen Kür için çok önemli. Ayrıca, sadece yayınevinin önerileri ile kitap çeviren bir çevirmen değil Pınar Kür. Önemli gördüğü, sevip, Türkçe’ye çevirme isteği duyduğu kitapları yayınevine sunup yayınlatmak için gerekli çabayı gösteren bir çevirmen. Bunun bir örneği Türkçe’ye Geniş Geniş Bir Deniz (Kür 1989) olarak çevirdiği Jean Rhys’in Wide Sargasso Sea adlı romanıdır (Aka 2011b: 311) ki bu roman, Rhys’in diğer romanları gibi, Kür’ün önem verdiği kadın meselelerinin işlendiği bir eserdir. Rhys’in bu yönünün Kür’ün onu kendisine yakın hissetmesinde, aralarında bir tür “uzak akrabalık” olduğunu söylemesinde (Özgüven 1983) ve sonuç olarak Rhys’in eserlerini, bir yayınevi etkeni olmadan, çevirmen olarak seçip, severek çevirmesinde etkili olmuştur muhakkak. Kür’ün hem yenilikçi bir yazar-çevirmen olması hem de yazarlığıyla çevirmenliğinin birbirini beslemesi, özne olarak zaten varolan gücünü arttırmıştır (Aka 2011b: 309).

Kısacası, Pınar Kür’ün belirli bir kesimin şiddetli tepkisine neden olan sözleri, Kür’ün yazar-çevirmenliği ile edebiyat ve siyaset ile ilişkili konularda yaptığı yorumlar dikkate alındığında, hiç şaşırtıcı değildir. Kür, kadın meselelerini ele aldığı, kadına yapılan ikinci sınıf insan muamelesine karşı çıktığı eserlerdeki sesini sadece okuyucularına duyarabilmiştir. Gazete ve dergilerde yayınlanan söyleşilerin de yine okuma merakı olanlara ulaştığını düşünürsek, televizyon programları ile çok daha geniş bir kitleye ulaşma olanağı bulduğu açıktır. Ayrıca bu tür programlarda, güncel olaylarla ilgili görüşlerini doğrudan dile getirme fırsatı bulmaktadır. Elbette ki kendi okuyucularının da bu geniş kitlenin içinde yer alan diğer kişilerin de Kür’le toplumsal ve siyasal konularda hemfikir olmalarını beklemek yersizdir, anlamsızdır. Ancak Pınar Kür gibi hem Türk edebiyatına hem de Türkçe çeviri edebiyatına çok değerli katkıları olan bir yazar-çevirmen, diğer herkes gibi, sözlerinin çarpıtılmadan tartışılmasını hak eder. Sonuç olarak, Kür’ün düşüncelerine katılın ya da katılmayın, yazıp çevirdiği eserleri, söylediği sözleri dikkatle incelerseniz, görürsünüz ki Pınar Kür kadınların duyulmayan sesini duyurmaya çalışmaktadır.

 

KAYNAKÇA

Aka, Elif. 2011a. Pınar Kür ile yayınlanmamış söyleşi. Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü. 17 Şubat.

Aka, Elif. 2011b. “A Critical Study on Pınar Kür as Author-Translator: Authorial and Translatorial Styles in Interaction.” [Yazar-Çevirmen Olarak Pınar Kür Üzerine Eleştirel Bir İnceleme: Yazar ve Çevirmen Biçemleri Arasındaki Etkileşimler] Doktora tezi, Boğaziçi Üniversitesi.

Arpa, Yasemin. 2008. “Pınar Kür’den Hilmi Yavuz’a Sert Yanıt.” NTVMSNBC. 7 Şubat 2008’de güncellenmiştir. Erişim tarihi: 8 Aralık 2010. http://www.arsiv.ntvmsnbc.com/news/434799.asp

Aysever, Enver. 2014. “Aykırı Sorular.” CNNTÜRK. 8 Nisan. Erişim tarihi: 1 Haziran 2014. http://tv.cnnturk.com/video/2014/04/09/programlar/aykiri-sorular/pinar-kur-enver-ayseverin-sorularini-yanitladi-aykiri-sorular-08-04-2014/2014-04-08T2045/

Burgu, Sinem. 2014. “Pınar Kür: Aydınlar gericiliğe karşı koymalı.” Sol Portal. 24 Nisan. Erişim tarihi: 1 Haziran 2014. http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/pinar-kur-aydinlar-gericilige-karsi-koymali-haberi-91424

Cumhuriyet Gazetesi. 2014. “RTÜK Aykırı Sorular’a da Ceza Verdi.” 4 Mayıs. Erişim tarihi: 8 Haziran 2014. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/67959/RTUK_Aykiri_Sorular_a_da_ceza_verdi.html

Çin, Nazmiye. 2010. “Pınar Kür’ün Romanlarında ve Öykülerinde Kadın Problemleri.” Yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi.

Gazeteport. 2014. ‘First ladyler cezası.’ 3 Haziran. Erişim tarihi: 9 Haziran 2014. http://www.gazeteport.com.tr/haber/171575/first-ladyler-cezasi

Kür, Pınar. 1976. Yarın Yarın. İstanbul: Can.

Kür, Pınar, çn. 1989. Geniş Geniş Bir Deniz [Wide Sargasso Sea]. 2. baskı (ilk basım: 1982.) İstanbul: Can.

Kür, Pınar. 2004. Asılacak Kadın. 12. baskı (ilk basım: 1979, Bilgi) İstanbul: Everest.

Kür, Pınar. 2008a. “Haydi Gel Bizimle Ol.” NTV. Şubat. Çiğdem Anad, Müjde Ar ve Aysun Kayacı ile televizyon programı.

Kür, Pınar. 2008b. Bir Deli Ağaç. 12. baskı (ilk basım: 1981, Yazko). İstanbul: Everest.

Moran, Berna. 2004. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III: Sevgi Soysal’dan Bilge Karasu’ya. ed. Nazan Aksoy ve Oya Berk. 10. baskı. İstanbul: İletişim Yayıncılık.

Naci, Fethi. 2002. Yüzyılın 100 Türk Romanı. 4 baskı. İstanbul: Adam.

Önertoy, Olcay. 1984. Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı ve Öyküsü. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Özgüven, Fatih. 1983. “Pınar Kür’le Jean Rhys Üzerine.” Yazko 2-11.

Söğüt, Mine. 2006. Aşkın Sonu Cinayettir: Pınar Kür ile Hayat ve Edebiyat. İstanbul: Everest.

Yılmaz, Zerrin. 2004. “Pınar Kür: Gizem Hep Hoşuma Gitmiştir.” E Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi 63, Haziran: 11-15.

(Bu yazı, Çeviribilim dergisinin 10. sayısında yayınlanmıştır.)

Daha fazla Deneme, Manşet, Yorum
şeker bayramı
Şeker Bayramı’nız Kutlu Olsun

Gelecek kuşaklara anlatmak zor olacak ama bu bayramın asıl, halk arasındaki adı Şeker Bayramı'dır.

Kapat