Sabahattin Ali: Sınırda Onegin ile Ölen Puşkin Çevirmeni

Posted by on Nisan 2, 2015 in Çevirmen, Deneme, Güncel, Tarih

Bu makale Sevengül Sönmez editörlüğünde hazırlanan Sabahattin Ali kitabında (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 2013) yer almıştı. Rusça bir versiyonu 2012 yılında Yasnaya Polyana’da sunulan makaleye 67. ölüm yıldönümünde Sabahattin Ali’yi anmak üzere yer veriyorum.

Sabahattin Ali’nin son çantasında bir Yevgeni Onegin olduğu ilk kez yine Sevengül Sönmez’in 2008 yılında küratörlüğünü yaptığı Sabahattin Ali fotoğrafları sergisinde fark etmiştim. O zamandan beri beni hiç terk etmeyen bir görüntü oldu o son çanta fotoğrafı: Balzac ve Puşkin, bir edebiyatçının son yükü.

oneginli ali

SABAHATTİN ALİ’NİN HAYATINDA VE YAPITINDA ÇEVİRİ

Sabri Gürses

1948 yılının Haziran ayında bir gün, Kırklareli’nin Üsküp ilçesinin Jandarma Karakolu’na bir ceset getirildi. İki aydan uzun bir zaman önce öldürüldüğü anlaşılan cesedin kimliği ancak Aralık ayında saptanabilecekti, ama Haziran ayında, öldürülen adamın geride bıraktığı çantanın içindekilerin fotoğrafı çekildi. Fotoğrafta özel eşyaların yanında, iki kitap görünüyordu. Biri Balzac’ın Modeste Mignon adlı romanıydı, fotoğrafta romanın ismi çok net görünmüyordu.1 Diğerinin kapağındaysa, bir Rus kilisesi çiziminin üzerinde açık seçik bir şekilde “Puschin, Eugen Onegin, Ullstein Verlag Wien” yazıyordu. Aleksandr Puşkin’in Yevgeni Onegin adlı şiir-romanının Friedrich von Bodenstedt tarafından 1854’te yapılmış Almanca çevirisinin 1946 baskısıydı bu kitap. Fotoğrafı çekenlerin bir masanın üstünde yarattığı mizansende, cinayet sırasında kırılan gözlük, fotoğrafın merkezine konan kitabın önünde duruyordu.

2 Nisan 1948’de öldürülen bu adam, Türkiye’nin ünlü yazarı Sabahattin Ali’ydi. Bulgaristan sınırından kaçarak ülkeyi terk etmek istemişti, çünkü bir süredir yazdığı yazılar nedeniyle öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna inanıyordu. Bu yüzden onun sınırdan geçmesine yardımcı olması için biriyle anlaşmış, yanına az bir giyim eşyası, pipo, dolmakalem, not defteri, tıraş makinesi ve sadece iki kitap almıştı.

Katil savcılıkta verdiği ifadede, yazarla birlikte sınıra yakın bir yerde konakladıklarını, Sabahattin Ali’yi bu konaklama sırasında kitap okurken öldürdüğünü anlattı:

“Gürgen fundalıkları arasında bir yerde oturduk. Çantasını açtı, eline bir kitap aldı, ceketini yere serdi, kol saatini çıkarıp yanına koydu. Sırtüstü uzandık. Geceyi bekliyorduk. […] Elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafından yüzüne doğru şiddetle vurdum. Suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yere yıkıldı. Ağzından burnundan kanlar boşandı. Dikkat ettim. Hafif hafif nefes alıyordu. Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. Ölmüştü.”2

Sabahattin Ali’nin okuduğu kitap Yevgeni Onegin olmalı. Puşkin’in kendi uğursuz ölümünün habercisi gibi duran trajik şiir-romanı, şair-romancı Ali’nin acı ölümünün de bir habercisi olmuştu. 41 yaşında ölen yazar 38 yaşında ölen yazarın eserini okuyordu.

Dönemin edebiyatçıları da bu fikirdeydi. Başdan dergisinin 28 Ocak 1949 tarihli 26. sayısında, Sabri Soran bu düşünceyi oluşturmuş gibidir.

 

“Gözlüğün kırık

Bir tarafta katil bir sopa

Bir tarafta Puşkin,

Artık o kitap bir şey söylemez sana,

O rüzgâr esmez artık

Ve kan içinde bembeyaz saçların…

Yıldızlar başka bir dünyada

Ve kan içinde Puşkin.”

II

Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü sırada Onegin’i okumakta olduğu fikri, kanıtlanması zor bir fikir. Fakat her koşulda, ülkeyi terk ederken yanında Onegin olması, özellikle önemlidir. Çünkü 1948’de Onegin daha Türkçeye hiç çevrilmemişti ve dokuz yıl önce, 1939’da toplanan Birinci Türk Neşriyatı Kongresi’nde hazırlanan bir klasik eserlerden yapılacak çeviriler listesinde, Puşkin’den yapılması konuşulan üç çeviriden biridir: Seçme Hikâyeler, Boris Godunof, Onegin.

Sabahattin Ali Almanca öğretmenliği yaptığı ve 1934’te M.E.B. Talim ve Terbiye Dairesi’nde mümeyyiz olarak, 1935’te M.E.B. Neşriyat Müdürlüğü’nde kalembaşı olarak görevlendirildiği bu dönemde, Birinci Türk NeşriyatKongresi’nde karar olarak somutlaşan fikirlerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. 1928 yılında, devlet tarafından İngiltere, Almanya ve Fransa’ya dil eğitimine gönderilen 15 öğretmen okulu mezunu arasında, Almanya’ya onunla birlikte giden Melahat Togar onun bu dönemine tanık olanlar arasındadır:

1941-42 yıllarında yayınlanmaya başlayan Tercüme dergisi onu yeniden bulmamın nedeni oldu. İstanbul’a gelişinde bizi aradı ve konuğumuz oldu. […] Tercüme Bürosu kadrosunda yer almıştı. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanı olarak klasikler tercümesi işini bütün ciddiyeti ile ele aldığı o güzel dönemi yaşıyorduk. Yurdun güçlü kalemlerini, dil bilenleri, ozan ve fikir adamlarını çevresine toplamıştı. Kurul toplantılarına katılıyor, çeviri problemleri ile yakından ilgileniyor, kurul çalışmalarının başarılı sonuçlar almasını sağlamaya çaba harcıyordu… Bu ara Sabahattin’in de değerli bazı çevirileri yayınlandı: Rainer Maria Rilke’den, E.T.A. Hoffman’dan, Peter Schlihmmil’den… Heinrich von Kleist’in öykülerinden “St. Domingo’da Bir Nişanlanma” ve benim şimdi hatırlayamadığım daha birçok çeviriler.

Tercüme Bürosu’ndaki işine son verildikten sonra da, [1943 yılında] Fontamara çevirisi yayınlandı.3

Sabahattin Ali’nin Puşkin çevirileri projesine katılmış, yön vermiş olduğunun açık bir kanıtı da 1944’te yayımlanan, Rus göçmeni Erol Güney’le birlikte yaptıkları Yüzbaşının Kızı çevirisidir. Güney’in anıları Sabahattin Ali’nin Onegin çevirisine ilgi duymuş olduğunun açık bir işareti sayılabilir:

Sabahattin Ali’yi 1940’ların başında Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nınTercüme Bürosu’nda tanıdım. Bu büronun çevirmenlerindendi. Aynı zamanda Türkçeye çevrilmesi gerekli bulunan klasiklerin seçimi ve yapılan çevirilerin düzeltilmesiyle de görevli idi. [.] Birlikte Puşkin’in Yüzbaşının Kızı romanını çevirirken ne denli sabırlı olduğuna tanık oldum. Rusça bir sözcüğün Türkçedeki anlam ve söyleyiş özelliklerini olduğu gibi verebilmek için saatlerce sabırla ve dikkatle araştırma yapardı.4

Sabahattin Ali’nin ülkeyi terk ederken yanına Onegin’in Almanca çevirisini almış olması, Puşkin’in bu şiir-romanına özel bir ilgi duyduğunu göstermesinin yanı sıra, eserin çeviri olanaklarını değerlendirme niyetini de gösteriyor olabilir. Puşkin’in yalın halk dili kullanarak yazdığı Yevgeni Onegin’i çevirmek için Kuyucaklı Yusuf’ta yalın bir dil kullanımını başarıyla sergilemiş şair ve romancı Sabahattin Ali çok uygun biriydi.

 

sabahattin ali kultur bakanligi

 

III

Kronolojik olarak bakıldığında, Sabahattin Ali’nin edebiyat çevirisiyle yoğun olarak ilgilendiği ve çeviriden hayatını kazandığı dönemin 1934-1944 arasındaki on yıllık dönem olduğu söylenebilir.

1921-1930: Balıkesir Öğretmen Okulu’na girdi. Kasım 1928’de, 21 yaşında Maarif Vekâleti tarafından Almanya’ya gönderildi. 1930 yılında eğitimini yarıda keserek ülkeye döndü, Almanca öğretmenliği yapmaya başladı.

1930-1933: Almanca öğretmenliği yapmaya başladı. Yazarlığa adım attı, ilk çeviri öykülerini yayımladı. Öğretmenlik yaptığı Konya’da tutuklandı ve mahkeme sonucunda Sinop Cezaevi’ne gönderildi. İlk çevirilerini yaptı, cezaevinde bir roman çevirisini yarım bıraktı.5

1934-1944: Çeşitli öykü ve yazı çevirileri yaptı. Maarif Vekâleti ve Tercüme Bürosu’nda çalıştı. 1938 yılında Devlet Konservatuvarı’nda görevlendirildi, Carl Ebert’in çevirmenliğini de yaptı. Kitap bütünlüğündeki çevirileri de bu yıllarda yayımlandı.6

Çeviri çalışmalarını yaptığı dönem aynı zamanda kendi eserlerini yayımladığı dönemdir: 1934’te şiir (Dağlar ve Rüzgar)1935’te bir öykü (Değirmen), 1937’de bir öykü (Ses) kitabı ve bir romanı (Kuyucaklı Yusuf), 1940’ta bir romanı (İçimizdeki Şeytan), 1943’te bir öykü kitabı (Yeni Dünya) ve bir romanı (Kürk Mantolu Madonna) yayımlanır. 1947 yılındaki öykü derlemesine (Sırça Köşk) kadar bir kitabı yayımlanmamıştır.

IV

Sabahattin Ali’nin çevirileri beğenilmiş, dil ve edebiyat alanındaki bilgisi kabul edilmiştir, fakat çevirmen olarak değil yazar olarak hareket etmiş ve ünlenmiştir. Bunun arkasında öncelikle Nâzım Hikmet’in ve Resimli Ay dergisinin olumlu etkisi ve yönlendirmesi olduğunu söylemek mümkün görünüyor.

Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’yi edebiyat hayatının en başında, ilk öykülerini yayımlatmak üzere Resimli Ay dergisine götürmesi sayesinde, 1930 sonunda tanıştıBir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı, çıktı.”7

İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu.8

Resimli Ay’ın yayıncısı olan Sertel çifti de bu görüşü destekliyor. Temmuz 1930’da onun Dostoyevski’den yaptığı öykü çevirisini yayımlayan Sertel’ler onu şöyle anlatıyor:

Sabahattin Ali, Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. […]Sabahattin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım oldu. Sabahattin’in ilk romanı Kuyucaklı Yusuf Resimli Ay matbaasında basılıyordu. Nâzım her gün makinaların başında eserin basılmasını seyrederdi. İlk nüsha çıktığı gün sevinçle odaya geldi. Baskıyı hepimize gösterdi, gözlerinde adeta, bu romancıyı ben yarattım, der gibi bir ifade vardı.9

“İstanbul’a gelir gelmez ilk işi Resimli Ay’a gelip bizlerle tanışmak olmuştu. […] Nâzım Hikmet, bu gençte yeni ve büyük bir cevher görmüştü, onu bir yandan kazanmaya, öte yandan da sanat hayatında yetiştirmeye başlamıştı.”10

Nâzım Hikmet’in roman yazmaya teşvik etmesi kısa sürede olumlu sonuç verir: Sabahattin Ali’nin Konya’da Almanca öğretmenliği yaptığı dönemde (, bu şehirde yayımlanan Yeni Anadolu dergisinde iki makale çevirisinin yanı sıra Kuyucaklı Yusuf adlı ilk romanı tefrika olarak yayımlanır.

Bu başlangıç dönemi yazarın perspektifini göstermek açısından yararlıdır. Bu dönemde yazar olarak tutunmanın güç olduğu, on bir yıl sonra, Ahmet Halit Kitabevi’nin sahibi Ahmet Halit’ten aldığı mektuptan anlaşılabilir:

“Kâğıt meseleleri malûm. Ne vakit bol kâğıt bulursak şüphesiz kitap basacağız. Bahsettiğiniz kitabı, muharririn şahsi parasıyla bastık. Şimdi daha çok tercümelere rağbet olduğundan elimize geçen kâğıdı bunlara tahsis ettik. Modaya uymaya biz de mecbur oluyoruz. Yaşamak için başka çare yok.”11

“Tercümelere rağbet olması” sonuçta edebiyatçıları da zorlamakta, çeviriye yöneltmektedir. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’ye aynı gün yazdığı mektubunda “Harb ve Sulh’ün birinci cildinin ikinci yarısının” çevirisi üzerinde çalıştığını, bu çalışmayı iki ay içinde bitirmesi gerektiğini anlatmaktadır:

“Tolstoy’u tercüme etmek benim anladığım ve istediğim manada, yani onun edasını ve üslubunu kaybetmeden tercüme etmek öyle iki aylık değil bir iki yıllık bir iş.”12

Aynı yıla ait, daha sonraki, tarihsiz bir mektubunda da Sabahattin Ali’nin çeviri kitaplarını beğendiğini, romanını beklediğini söyler:

Gönderdiğin tercüme kitapları aldım. İtalyan muharririninkini [Fontamara] pek beğendim. […]Tercüme dili fevkaladeydi. Romantik hikâyelerdeki [Üç Romantik Hikâye] dil de istilizasyonu bakımından çok muvaffak. Tercümenin ne zor, ne kadar mesuliyetli bir iş olduğunu tecrübeyle artık bildiğim için ne büyük bir zorluğu nasıl başarıyla yendiğini gayet iyi anlıyorum. Diyebilirim ki okuduğum en güzel tercümeler bu iki kitaptı. Fakat beni asıl sevindiren romanının 600-700 sayfalık büyük bir eser olacağıdır. Bizim bedbaht Türk edebiyatı öyle korkunç[…]bir çıkmaz içinde ki ancak senin gibi memleketini ve dünyayı, memleketinin ve dünyanın sahici çocuklarını seven ve sayısı maalesef parmakla sayılacak kadar az olan yazıcıların […] hamleleriyle bugünün ve bilhassa yarının geniş okuyucu kütlelerine doğru gidip onlarla kaynaşarak, onlardan alıp onlara yol göstererek bu çıkmazdan kurtulacak. Romanını nasıl sabırsızlıkla ve ne büyük güvençle beklediğimi tasavvur edemezsin.”13

Söz konusu roman Sabahattin Ali’nin yazacağını söylese de bugüne dek ortaya çıkmamış olan Ankara adlı roman olmalı. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’nin Bulgaristan’a kaçarken öldürülmesinden iki yıl sonra cezaevinden çıkar. Sabahattin Ali cinayeti kuşkusuz onun can güvenliği konusunda kaygı duymasına ve yurtdışına kaçmasında yol açan etkenlerden biri olmuştur. Rusya’ya kaçtıktan sonra, Sabahattin Ali’nin Rusçaya çevrilip yayımlanmasına ön ayak olur. İçimizdeki Şeytan adlı romanın 1955 tarihli çevirisine yazdığı sonsözde Sabahattin Ali’nin başka bir dile, özellikle de Rusçaya çevrilmeyi arzuladığını anlatmaktadır:

Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: ‘Halide Edip Hanımefendi’yi Rusçaya çevirmişler[…] (Gözlüklerinin arkasından ilk önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinçle bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüz milyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi…”14

V

Bu noktada önemli bir olgu, Sabahattin Ali’nin çeviri sürecinin öneminin, edebiyat içinde çeviri ve telif arasındaki etkileşimin farkına çok erken bir dönemde varmış ve bu farkındalığı eserlerine yansıtmış olmasıdır.

1931 yılında, yirmi dört yaşında yazdığı Kuyucaklı Yusuf romanında, Ali adlı bir genç bakkalın oyalanmak için kitap okuduğu bölümde, yirminci yüzyılın ilk çeyreğindeki bir taşra kasabasının okuma [kıraat] dünyası şöyle tasvir edilir:

Kalkıp konsolun üstünde birbiri üstüne yığılı duran kitaplardan birini aldı. Bu, mektep zamanından kalma bir dördüncü sınıf kıraatıydı. Ara sıra, akşamları, böyle kâh bir riyaziye kâh bir tarih kitabını eline alır, belki elli defa okuduğu yerleri bir daha gözden geçirirdi. Dünyada mektep kitabından başka bir şey okunabileceğini bilmiyordu. Büyük annesinin ara sıra diğer ihtiyar kadınlarla beraber okuyup ağlaştığı Muhammediye’yi sıkıcı buluyor, şube reisinin oğlu Vasfi’de pek bol bulunan, iki sütun üzerine basılmış, tercüme romanları da pek anlamıyordu. Onun kıraat ihtiyacını bu mektep kitapları karşılıyordu (KY s.105)

Bürokratların okuma dünyasıyla sıradan halkın okuma dünyasının yan yanalığını, çevirinin bu iki dünya arasındaki konumunu, başka bir dünyaya açılan duruşunu gösteren bu tasvir, kasabadaki kahve ortamının, duvar süslemelerin tasviriyle bütünleşmektedir:

“Esmer duvarlarda başları taçlı, göğüsleri kat kat incili şişman Acem güzelleri […] Bunların karşı sırasında diğerleri gibi renkli taş basması iki ‘Otello’ sahnesi..” (KY s. 97)

Sabahattin Ali’nin bu romanda Doğu ile Batı dünyalarının yan yana geldiği, iç içe girdiği, üst üste bindiği Anadolu kültür dünyasını çok özgün bir şekilde yorumladığı, bu dünyada birçok çeviri işleminden geçmiş kültür öğelerinin varlığını göstermeyi önemli saydığı söylenebilir.

Çeviri olgusu 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 arasında Hakikat gazetesinde tefrika edilen Kürk Mantolu Madonna romanında çok yüksek düzeyde öne çıkmaktadır. Öncelikle, romana koyduğu, daha sonra vazgeçtiği ilk isim, yani Lüzumsuz Adam, doğrudan bir çeviri yoluyla aktarılan bir kültür olgusudur: Turgenyev’in Babalar ve Oğullar adlı romanında ortaya çıkardığı ve Rus edebiyatı için önemli bir kahraman tipi olan, yabancı bir kültür öğesidir bu.

Kürk Mantolu Madonna’da çok daha çarpıcı olan şey, bu romanın kahramanının ve anlatıcısının bizzat çevirmen olmasıdır.

Kürk Mantolu Madonna, yazarlık yaparak yaşayan, ara sıra çeviri de yapan bir gencin bankada iş bulması, bankanın çevirmeniyle aynı odada çalışmaya başladıktan kısa süre sonra bu çevirmenin hatıra defterini okumasını anlatmaktadır. Romanın olay akışı bu hatıra defterinde anlatılanlardır ve banka çevirmeninin, yine yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Almanya’daki öğrencilik yıllarında yaşadığı bir aşk hikâyesi konu edilir.

Romanın başında banka çevirmeni olarak tanıdığımız karakter, bir çiftlik sahibinin oğludur; öğrenim ve ticari görgüsünü artırmak amacıyla Kurtuluş Savaşı yıllarında gittiği Almanya’da genç bir Yahudi kadına âşık olur, babasının ani ölümüyle Türkiye’ye dönmek zorunda kalır, sevgilisini de yanına çağırmayı vaat eder, fakat ülkede işler beklediği gibi gitmez, mirası da verimli olarak kullanamayınca sonunda kendisini istemediği bir evliliği yapmış ve başkasının yanında çevirmen olarak işe girmiş bulur.

Roman kahramanın yaşamöyküsüne bakıldığında, tam da aynı yıllarda Almanya’ya eğitime gitmiş olan Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsüyle fazlasıyla örtüşmektedir. Bunu olağan bir örtüşme olarak ele alırsak, roman karakterinin kendi geçmişini, okuduğu kitapları ve hayal dünyasını anlattığı kısımları ayrı bir çerçevede değerlendirebiliriz. Balıkesir’in Havran ilçesinde (Sabahattin Ali’nin doğduğu Edremit ilçesinden biraz uzakta) yaşarken İstanbul’a, Sanayi Nefise Mektebi’ne (Güzel Sanatlar Akademisi) gitmeyi hayal ettiği dönemdeki hayallerini şöyle anlatmaktadır:

Okuduğum sayısız tercüme romanlarındaki kahramanlar gibi[…]Bazen büyük kâşifler gibi Afrika’da gezer, yamyamlar arasında görülmemiş maceralar geçirir, bazen meşhur bir ressam olur ve Avrupa’yı dolaşırdım. Bütün okuduğum kitaplar, Michel Zevaco’lar, Jules Verne’ler, Aleksandr Dumas’lar, Ahmet Mithat Efendi’ler, Vecihi Bey’ler kafamda silinmez şekilde yer tutmuşlardı. […] Elime geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin, ister Mösyö Lökok’un Maceraları, ister Murat Bey’in tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum.” (KMM s.48-49)

Daha sonra Almanya’ya gitme olanağı elde eden kahraman çeviri kitapların onun üzerindeki etkisini, yarattığı beklentiyi, çeviriden telife, suretten asıla geçme çabasını şöyle anlatır:

Bir ecnebi dil öğreneceğimi, bu dilde kitaplar okuyacağımı ve asıl, şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu ‘”Avrupa”da bulacağımı tahmin ediyordum. Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?” (KMM s.51)

Kahraman bu kez sözlük yardımıyla Almanca kitaplar okumaktadır:

Yavaş yavaş kitap okumaya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. Bir müddet sonra bu adeta bir iptila halini aldı. Yatağın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar, yanı başıma eski ve kalın lügat kitabını kor, saatlerce kalırdım. […]Bu sefer okuduklarım, çocukluğumun ve ilk gençliğimin tercüme ve telif kitapları gibi sadece kahramanlardan, fevkalade insanlardan ve görüşmemiş maceralardan bahsetmiyorlardı. Hemen hemen hepsinde kendimden, etrafımdan, gördüklerim ve duyduklarımdan birer parça buluyordum. (KMM s.53)

Fakat bu kez Almancaya çevrilmiş kitaplardan etkilenir:

zerimde en çok tesir yapanlar Rus muharrirleriydi. Turgenyev’in koskocaman hikâyelerini bir defada sonuna kadar okuduğum oluyordu. Hele bunlardan bir tanesi günlerce sarsmıştı. “Klara Miliç” ismindeki bu hikâyenin kahramanı olan kız, oldukça saf bir talebeye âşık oluyor, fakat buna dair hiç kimseye bir şey söylemeden, böyle bir aptalı sevmenin hicabıyla, müthiş iptilasının kurbanı olup gidiyordu. Bu kızı nedense kendime pek yakın buluyordum.” (KMM s.54)

Burada ilginç olan bir ayrıntı kahramanın Sabahattin Ali gibi Rus edebiyatını Almanca üzerinden tanıması, bir başka ayrıntı da adı geçen Klara Miliç’in 1944’te Erol Güney ile Oktay Rıfat tarafından çevrilip Maarif Vekâleti tarafından yayımlanmış olmasıdır.

“.odamda Turgenyev’in veya Theodor Storm’un hikayelerine kapanacağımı düşündükçe.” (KMM s. 62)

Theodor Storm da 1944’te (Sabahattin Ali’nin çeviriye yönelttiği) Sevgi Sanlı tarafından çevrilmiş ve Maarif Vekâleti’nin “Dünya Edebiyatından Tercümeler, Alman Klasikleri” dizisinde yerini almıştır.

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin ruh dünyasının, Batı dünyası, yabancı diller, çeviri ilişkileri üzerine düşüncelerinin bir aynası gibidir. Taşralı bir gençten ülkenin önemli yazar ve dil uzmanlarından biri olmaya, hatta başkentte çeviri kültür politikasına yön veren kurumların içinde, bu politikaya fiilen katılmaya giden süreçte bir “lüzumsuz adam” olmak, öyle kalmak kaygısı, bir kurumda sönük bir karakter olup çeviriden öteye geçememek kaygısı Sabahattin Ali’de hep canlı olmuş olmalıdır. Halide Edip’in Rusçaya çevirisi hakkında Nâzım Hikmet’e söyledikleri bu kaygıyı yansıtıyor.

Diğer yandan, Sabahattin Ali çevirinin hayattaki rolünü ve maliyetini hep hesaplamış, çevirmen karakterlere eserlerinde bu çerçevede yer vermiştir. 1947 tarihli Dekolman adlı öykü bunun en parlak örneklerinden biridir. Bu öykünün karakteri neredeyse birebir olarak Kürk Mantolu Madonna’daki üst anlatıcı ile hatıra defterindeki öykünün kahramanının bir bileşimi gibidir; öykünün konusu bir çevirmenin onun emeğini küçümseyen müşterilerinden intikam almasıdır:

Yine işsiz dolaştığım günlerdeydi. Ankara’da hususi bir hastane sahibi olan bir akrabamın yanında sığıntı gibi yaşıyordum. […]hastaneye gelip giden doktorlara, lâzım oldukça ufak tefek tercümeler yapıyordum. Bazen, o günlerde bir dış gebelik ameliyatı yapacak olan doktor bana ‘Kadının fizyolojisi ve patolojisi’ adlı 20 ciltlik almanca eserden beş on sahifelik bir makale verir, satırı bir kuruştan tercüme ettirirdi. Koskocaman bir lügat büyüklüğündeki kitabın sahifesini böylece kırk sekiz kuruşa Türkçeye çevirmiş olurdum. Bazen de herhangi bir tıp mecmuasındaki yedi sekiz sahifelik makaleyi götürü olarak iki buçuk liraya tercüme ederdim. Daha o zamanlar vizitelerine beş lira, on lira alan doktorlar, benim, bilmediğim tıp terimlerini bulmak için beş altı lûgat karıştırarak üç günde yaptığım bir tercümeye verdikleri bu iki buçuk lirayı bile çok görürler, eksiltmeye çalışırlardı. Ama bir gün onlardan bunun acısını çıkardım. (SK s.114-115)

Bir gün, nüfuzlu bir adamın “dekolman” adlı göz hastalığı için gerekli ameliyatı yapmaktan çekinen doktorlar, bu tehlikeli ameliyat için “Alman yahudisi bir profesörü” çağırırlar. Fakat sonra, kendileri bu tehlikeyi göze alamadıkları halde, profesörü karalamaya başlarlar. Bu durumu gözleyen çevirmen, şans eseri tıp dergilerinden birinde bu ameliyat hakkında bir yazı okur. Emeğini küçümseyen doktorlardan intikam almak için, onlara bu yazıdan bahseder ve her zamanki bedelden çok daha yüksek bir bedele çevirmeyi önerir. Çaresiz kalan doktorlar bu teklifi kabul ederler.

Hemen mecmuayı elimden aldılar, başlarını bir araya toplayıp yazıyı söktürmeye çalıştılar. Üçer beşer aylık seyahatleri sırasında öğrendikleri almanca ile bu yazıyı anlayamadılarsa da, mahiyeti hakkında bir fikir edinmiş ve ehemmiyetine hükmetmiş olacaklar ki, içlerinden biri bana dönüp:

“Haydi, bu akşama kadar şunu bize tercüme et!“ dedi.

“Çalışırım, ama iki yüz liranızı alırım.”

Bu çeşit yazıların en kabadayısını bana haydi haydi beş liraya çevirtmeye alışmış olan bir doktor, şaka mı ediyorum diye yüzüme baktı. Ciddi olduğumu anlayınca:

“Budala mısın be!”dedi.

“Hakkın var, şimdiye kadar çok budalalık ettim. Müsaade buyurun da böyle sıkışık olduğunuz bir zamanda acısını çıkarayım.”

[…] yüz lira mukabilinde akşama kadar tercüme etmeye razı oldum. Elli lirasını peşin aldım, yukarı kattaki odama çıktığım gibi, işe koyuldum.

Her zaman olduğu gibi, beş altı lügat yardımı ile, çok kere tıp terimlerinin önce Fransızcasını, sonra Türkçesini araya araya gece saat ona doğru tercümeyi bitirdim. Doktorlar salonda bezik oynuyorlardı. Yanlarına gidince merakla makalenin tercümesini dinlemeye başladılar. Bazı kelime ve tabirleri, doktorluk dili üzere tashih ettiler.” (SK, s.120-121)

Hiç beklenmedik bir sapmayla, şaşırtıcı bir şekilde sona eren öykü, edebiyat tarihimizde, çeviri sürecinin kapsamlı bir şekilde, çeviri emek bedelinin ve sömürüsünün de ele alındığı nadir örneklerden biridir.

VI

Sabahattin Ali’nin kültür hayatıyla ilgili önemli bir soru da, Sabahattin Ali’nin sosyalizme, toplumculuğa ne zaman yönlenmiş olduğu sorusudur. Çeviri perspektifini anlamayı da sağlayacak olan bu soru kesin hatlarıyla çözülmemiş gibi duruyor.

Yaygın kanı Sabahattin Ali’nin Resimli Ay çevresine girdikten ya da ilk tutuklanmasından sonra, yani 1930’lu yıllarda, Türkiye’de, büyük ölçüde Nâzım Hikmet’in etkisiyle sosyalizme yöneldiği şeklindedir. Hatta 1940 sonrasında yaşadığı sıkıntıların başlıca sorumlularından olan, eski arkadaşı Nihal Atsız da bu kanıdadır; örneğin 1933’teki bir mektuplaşmalarında Atsız şöyle demektedir:

Hele senin gibi bir dâhi namzedinin Nâzım Hikmet gibi, falan gibi bir iki satılık herife inanıp da kendi memleketinin aleyhine neticeler verebilecek fikirlere iştirakini senin zekânla kabil-i telif bulmam. Sen bir zamanlar adamakıllı milliyetperverdin. Birkaç salak senin fikrini nasıl çeldi de şu zıkkıma meylettin (daha doğrusu meyleder göründün) anlayamıyorum. Senin hiçbir zaman komünist olamayacağını biliyorum.15

Fakat Hasan İzzettin Dinamo’nun anılarında Sabahattin Ali’nin ağzından aktardığı bazı bilgiler, yaygın kanıyı sarsacak niteliktedir. Sabahattin Ali 1930 yılında Almanya’dan Türkiye’ye dönmesinin nedeninin, orada baskı altında olan sosyalistlerle yakınlık kurması ve bu durumun can güvenliğini tehdit etmeye başlaması olduğunu anlatır. Yani Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ve II. Dünya Savaşı’nı başlatması sürecinde Türkiye’de de etkisi hissedilecek olan bir baskı sürecini daha başlangıç aşamasında tanımıştır:

Almanya’daki komünist ya da sosyal demokrat arkadaşlarımı düşünüyorum. Bunlar, Spartakistler’in en son kuşaklarıydı. Faşizmle korkunç bir biçimde boğuşuyorlardı. Her gün içlerinden bir ikisi yitiyordu. Okulumuzun içinde Hitlerciler yuvalanmıştı. Bütün üniversitelerde ve yüksek okullarda bu can alıcı örgütler kurulmuştu, öğrencileri türlü usullerle kışkırtıyorlar, komünist, sosyal demokrat ya da herhangi bir biçimde Naziliğe karşı olanları açığa çıkarıyor, sonra fena halde dövüyor, aşağılıyor, paçavra haline getiriyor, böylece ya okuldan kaçırıyor ya da bir kuytulukta öldürüyorlardı. Bu Nazi yandaşlarının en çok diş biledikleri kişi ben olmuştum. Şundan ki, aşağılanan öğrenciler zamanla hep benim çevremde toplanmışlardı. Türk oluşum, düşmanlarımı durduruyordu. Eğer Hitler’in orduları Türkiye’ye girseydi o zaman benim başım da belaya girebilirdi. Şimdi eski müttefik bir memleketin gençlerinden olmam bana biraz olsun dokunulmazlık veriyordu. Çevreme sığınan sosyal demokratlar da zamanla azaldı, hele Yahudiler hiç kalmadı. O zaman, tehlikenin benim başımda döndüğünü anladım. Bir gün hasımlarımdan habersiz trene atladığım gibi Türkiye’nin yolunu tuttum, yoksa biraz daha gecikseydim Spartakist olarak ben de yaşamımı yitirebilirdim.16

Nâzım Hikmet’in yorumu bununla kısmen çelişir:

O zamanlar sadece edebi münakaşalar şekli altında legal olarak ortaya konulabilen siyasi meseleleri onunla müzakere ediyorduk. Sabahattin Ali, çok kısa zamanda, dergide faal rol oynamaya başladı. Sovyetler Birliği’ne karşı derin bir sevgi besliyordu. Sovyetler hakkında hakikati aksettiren birçok Türkçe ve Almanca kitaplar okuyor, Marksist Leninist edebiyata karşı ilgi gösteriyor, sosyalizm diyarındaki hayat hakkında sık sık sualler soruyordu. Bu devrede Tolstoy, Çehov, Gorki ve Şolohov’un eserlerini okudu. Kısa bir zaman sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapishaneye düştüm. Daha sonra, Sabahattin Ali’nin Konya’da öğretmenlik yaptığını, Mustafa Kemal ve rejimi hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden mahkûm edilerek Sinop Hapishanesi’ne gönderildiğini öğrendim. O zamanlar, Sinop Hapishanesi’nde büyük bir sosyalist grubu yatıyordu. Sabahattin Ali, sosyalistlerle yakın dostluk peyda etmiş, onların savaş azmine ve halk davasının zaferle neticeleneceği hakkındaki sarsılmaz imanına hayran kalmıştı. Sabahattin Ali ile yeniden ve bu defa ebedi olarak ayrıldık. Ben tekrar hapse düştüm.17

Fakat Dinamo’nun aktardığı bilgi Atsız ve çevresinin yadırgadığı değişimi, İçimizdeki Şeytan romanına giden süreci ve Sabahattin Ali’nin bazı çeviri projelerini daha anlaşılır hale getiriyor. Örneğin 1933 yılında, cezaevinde Jack London’dan Demir Ökçe çevirisini yarım bıraktıktan kısa bir süre sonra, 1934 yılında, serbest kaldığı dönemde Ayşe Sıtkı’dan Buharin çevirisi istemesi ilginçtir:

Üç kitap gönderiyorum. Okur okumaz bir tanesini derhal bana iade edeceksin (Manifest’i). Diğerlerini, yani Buharin ile Stalin’in kitaplarını, bilhassa birinciyi muhakkak tercüme etmen lâzımdır. En faydalı çalışmak yolu şimdilik budur. … Türkçe mukabillerini kati olarak bulamadığın kelimelerin yanına Fransızcalarını da yaz, fakat muhakkak, parantez içinde olarak, bir veya birkaç Türkçe mukabil yaz. Biz ya bunlardan birini seçeriz ve o kelime için artık hep onu kullanırız, yahut da yeni bir kelime bulur ve onu müsveddede işaret ederiz…18

Bu ilginç alıntı, her koşulda, sadece Sabahattin Ali’nin değil, dönemin ilerici aydınlarının genel olarak bir kültür ve çeviri programı arayışı içinde olduğunu hatırlatır. Sabiha Sertel 1930’larda yayınladıkları Tan Kitabevi Cep Kitapları serisinin hikâyesini şöyle anlatmaktadır:

Tan’da çalıştığım günlerde cep kitapları diye bir seri yayınlıyordum. Bu kitaplar Amerika’da ‘Senede Yüz Kitap’ başlığı altında çıkıyor, çeşitli konuları ele alıyordu. Ben bu kitapları Türkçeye çeviriyordum. .. Memlekete ait konuları yetkililere yazdırıyordum. Kitaplar halk arasında büyük bir rağbet gördü.19

Sabahattin Ali’yi de çeviriyi bir kültür aktarımı olarak gören, yirminci yüzyılın ilk yarısında çeviri aracılığıyla ulusal kültür yapıcılığını amaç olarak belirleyen aydınlar arasında görmekte yarar var; bu aydınların zaman içinde Maarif Vekâleti’nin Tercüme Bürosu’nun programlı çalışması içinde toplanmaları bir tesadüf değildir. Tarihin o döneminde ulusalcılığın birbiriyle çeliştiği ölçüde örtüşen, farklı dünya görüşleriyle iç içe geçmesi, dönemin farklı anlarında bazen özdeş gibi görünmesi, bazen ayrışması doğaldır. Bu çerçevede Sabahattin Ali’yi Almanya’ya Pertev Naili Boratav ile birlikte uğurlayan arkadaşları Nihal Atsız’ın, kısa süre sonra onları sosyalistlikle suçlamaya, onların da onu ırkçılıkla suçlamaya başlaması önemli bir kırılma olarak görünüyor.

Bu yüzden Sabahattin Ali’nin ne zaman sosyalizme yakınlık duyduğu, Almanya’daki eğitimini yarım bırakarak neden döndüğü sorusu hâlâ önemli bir inceleme konusu olarak duruyor.

VII

Sabahattin Ali’nin katili 2 Temmuz 1949 günü yargılandı. Mahkemede zabıtlar ve deliller gözden geçirildi. Sabahattin Ali’nin eşyaları dört torbada toplanmıştı. “İlk torbadan eski bir el çantası, meşin ceket, meşin başlık, lastik çizme çıktı. El çantasının içinde zarflar içinde dergiler, kitaplar da vardı.”20 Buna göre, fotoğrafta görünen Balzac ve Puşkin’den başka kitap ve yayınlar da olmalı Sabahattin Ali’nin yanında.

“..avukat Edip Türkmen de Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü zaman okuduğu kitabın Tom Johnson olduğunun zapta yazılmasını rica etti.”21

Bu garip bir bilgi, çünkü Tom Johnson adlı yazarın kimliğinin belirsiz olması (acaba Tom Jones adlı roman mı yoksa İrlandalı sosyalist Tom Johnson mı kastediliyor?) bir yana, ülkeyi gizlice terk etmeye karar veren bir yazarın yanına aldığı kitap ağırlığının ayrıntılı bir şekilde kayda geçirilecek kadar önemsenmesini anlamak zor. Bu yüzden elimizdeki verilerden yola çıkarak, Sabahattin Ali’nin o sırada Yevgeni Onegin’ i okumakta olduğunu hayal etmek, hatta belki de Bulgaristan üzerinden Rusya’ya geçmek niyetinde olduğunu, bu yüzden ona yeni macerasında aracılık edebilecek bir Puşkin çevirisini hayal ettiğini hayal etmek de daha gerçekçi olabilir.

KAYNAKÇA

Sabahattin Ali, Hep Genç Kalacağım, Haz. Sevengül Sönmez, Yapı Kredi Yayınları, 2008.

Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, Cem Yayınları, 1980.

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Yapı Kredi Yayınları, 51. bsm, 2012.

Sabahattin Ali, Sırça Köşk, Bilgi Yayınevi, 2. bsm, 1975.

Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Gözlem Yayınları, 1979.

Hasan İzzettin Dinamo, TKP, Aydınlar ve Anılar, Yalçın Yayınları, 1989.

Mehmet Ergün, “Nazım Hikmet ile Sabahattin Ali,” Evrensel Kültür, 125.

Haluk Oral – M. Şeref Özsoy, Erol Güney’in Ke(n)disi, Yapı Kredi Yayınları, 2005.

Ayşe Sıtkı İlhan-Doğan Akın, İki Gözüm Ayşe, Bilgi Yayınevi, 1997.

Atilla Özkırımlı – Filiz Ali Laslo, Sabahattin Ali, Cem Yayınevi, 1979.

Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yayınları, 1969.

M. Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Yaylacık Matbaası, 1968.

Sevengül Sönmez, “Sabahattin Ali’nin Okuduğu Yabancı Yazarlar,” Eşik Cini, 2008.

Kemal Sülker, Sabahattin Ali Dosyası, Ant Yayınları, 1968.

SABAHATTİN ALİ’NİN ÇEVİRDİĞİ KİTAPLAR

Sofokles, Antigone, Maarif Vekaleti, 1941

H. Von Kleist, A. V. Chamisso ve E. T. A. Hoffman, Üç Romantik Hikâye, Maarif Vekaleti, 1943

Ignazio Silone, Fontamara, Akba Kitabevi, 1943

Fr. Hebbel, Gyges ve Yüzüğü, Maarif Vekaleti, 1944

A.S. Puşkin, Yüzbaşının Kızı (Erol Güney’le birlikte), Maarif Vekaleti, 1944

Feodor Mihayloviç Dostoyevski, “Namuslu Hırsız”, Resimli Ay, (5), Temmuz 1930 (öykü)

Friedrich Stendhal, “Alman Darülfünunundaki Vakalara Dair”, Atsız Mecmua, (4), 15 Ağustos 1931

Fritz Stenberg, “Marksizm ve İhtibas. Marx ve Freud”, Yeni Anadolu, 1-3 Haziran 1932

Lord Byron, “Geceler Hayrolsun”, Çığır, (24), Ocak 1934

John Greenleaf Whittier, “Esir Kadınların Şarkısı”, Varlık, (22), 1 Haziran 1934 (şiir)

Heinrich Heine, “Mahpusun Şarkısı”, Çığır, (15-16), Temmuz-Ağustos 1934

Liam O’Flahery, “Vatandaş Harbi”, Varlık, (51), 15 Ağustos 1935 (öykü)

Panteleymon Romanof, “Karanlık”, Varlık, (58), 1 İlkkânun 1935 (öykü)

Manfred Kyber, “Beklenen Dakika”, Varlık, (67) 15 Nisan 1936 (öykü)

Gotfried Keller, “Bir Çocuğun Terbiyesi”, Varlık, (77) 15 Eylül 1936 (öykü)

İ.Lefim Sosulya, “Bir İdealist ve Beşeriyet”, Varlık, (83), 15 Aralık 1936

“Shakespeare’in Almancaya Tercümesi Hakkında”, Tercüme, (6), 19 Mart 1941

Rainer Maria Rilke, “Sancaktar Cristoph Rilke’nin Aşkına ve Ölümüne Dair”, Tercüme, (9), 19 Eylül 1941

Gotfried Keller, “Edebiyatçılar Arasında”, Tercüme, (16), 19 Kasım 1942

1 Bu roman 1947 yılında Maarif Vekâleti için Oktay Rifat tarafından çevrilmiş ve yayımlanmıştı.

2 22 Şubat 1950 tarihli Gerçek gazetesinden aktaran Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Gözlem Yayınları, 1979, s. 52; ayrıca Kemal Sülker, Sabahattin Âli Dosyası, Ant Yayınları, 1968.

3 s. Atilla Özkırımlı – Filiz Ali Laslo, Sabahattin Ali, Cem Yayınevi, 1979. s. 61-63.

4 a.g.e. 115-116

5 Bezirci, a.g.e., s. 31. Jack London’ın Demir Ökçe adlı romanını çevirmeye başladı, yarım bırakıp Emin Türk Eliçin’e devretti.

6 Dergilerde yayımlanan çevirilerinin Sevengül Sönmez tarafından hazırlanan tam bir listesi yazının sonunda yer almaktadır.

7 Nâzım Hikmet, “Mücahit ve Muharrir Sabahattin Ali”, Yazılar 1, YKY İstanbul 200 s. 291

8 Nâzım Hikmet, “Sabahattin Ali Üstüne”, Yazılar 1, YKY İstanbul 200 s. 296

9 Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yayınları, İstanbul 1969 s. 133

10 M. Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, Yaylacık Matbaası, İstanbul 1968, s.287

11 Sabahattin Ali, Hep Genç Kalacağım, Haz. Sevengül Sönmez, İstanbul YKY 2008, s. 392

12 a.g.e. s. 393

13 a.g.e. s. 398

14 Özkırımlı-Laslo, a.g.e. s.15.

15 Sabahattin Ali, Hep Genç Kalacağım, Haz. Sevengül Sönmez, İstanbul YKY 2008, s. 224

16 Hasan İzzettin Dinamo, TKP, Aydınlar ve Anılar, Yalçın Yayınları, 1989. s.276-277. Ayrıca bkz. Cansu Fırıncı, “Sabahattin Ali’ye dair bazı yanılgılar ve düzeltmeler” Sanat Cephesi, Eylül 2006-Ocak 2007 (İnternet yayını: http://cansufirinci.wordpress.com, son erişim Ağustos 2012).

17 “‘Önsöz’ Yerine,” Nâzım Hikmet, Özkırımlı-Laslo, a.g.e. içinde, s. 11 (Bu derlemeye alınan yazı, Novoye Vremya dergisinde Şubat 1952’de yayımlanmış, 1952 yılında Düşman adıyla Bulgaristan Komünist Partisi tarafından basılan öykü derlemesinde ve ayrıca İçimizdeki Şeytan’ın 1955 Rusça baskısının içinde kullanılmış).

18 Ayşe Sıtkı İlhan-Doğan Akın, İki Gözüm Ayşe, Bilgi Yayınevi, Ankara 1997, s.

19 Sabiha Sertel, Roman Gibi, Ant Yayınları, İstanbul 1969, s.192

20 Kemal Sülker, Sabahattin Ali Dosyası, Ant Yayınları, İstanbul 1968, s.95

21 Kemal Sülker, a.g.e. s.96

Daha fazla Çevirmen, Deneme, Güncel, Tarih
“Çeviri, Teknoloji ve Piyasa” Konulu Bir Anket Çağrısı

Dergimizin yazarlarından ve Çeviri ve Teknoloji adlı kitabın sahibi İzmir Ekonomi Üniversitesi, Mütercim-Tercümanlık bölümü eğitmeni Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şahin yeni...

Kapat