1970’lerden 2000’lere Sansür ve Çeviri

Posted by on Eylül 20, 2007 in Tarih

İlginç bir dönem – internet üzerinde sansür var, iki ayı aşkın bir zamandır Türkiye’den WordPress sitesine erişim, mahkeme kararıyla engellenmiş durumda: “Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.” Yirminci yüzyılın en akıl almaz, çirkin savaşlarına giden yolu açan, dolayısıyla bu savaşların nedenini anlamak için vazgeçilmez bir tarih belgesi olan kitap, Kavgam‘ın Türkiye’de yayımlanması yasaklandı. Otosansür olağan karşılanıyor, karşılıklı hoşgörünün bir şekli olarak tanımlanıyor. Böyle bir dönemde geri dönüp geçmişte yaşanan sansür olaylarına ve cezalarına bakmakta yarar var. Örnek bir olay, Kavgam kadar etkili bir kitap olan Komünist Manifestosu‘nun yayım, çeviri ve yargı süreci. Aşağıda, çeviriyi yapan ve yayımlayan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın sahibi Süleyman Ege’nin 1971 yılında yayımladığı, “Komünist Partisi” Davası – Belgeler adlı kitap için yazdığı önsöz yer alıyor. Çeviri, sansür ve yargı ilişkisini değerlendirmek için önemli bir yayım:

“Marx ve Engels’in “Komünist Partisi Manifestosu” 1968 Kasım’ında Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın 6. kitabı olarak yayınlandı. Savcı Türk Ceza Yasası’nın 142/1 yasaklarına aykırılık olduğunu ileri sürdü. Ankara İkinci Ağırceza Mahkemesi’nde açıları dava önce beraetle sonuçlandı, sonra (12 Mart’tan sonra) kitabın sorumlusu Süleyman Ege 7,5 yıl ağır hapis, 5 yıl da gözetim altında tutulma cezasına çarptırıldı, “Komünist Manifesto”nun eldeki bütün nüshalarına elkondu.

Bilim ve Sosyalizm Yayınları yöneticisi Süleyman Ege, bilindiği gibi, Lenin’in “Devlet ve İhtilâl’ini, Çin liderliğinin “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz” başlığı altında dünya komünist hareketini eleştiren yazılarını ve Stalin’in başkanlığında bir kurulca hazırlanan “Bolşevik Partisi Tarihi’ni dilimize kazandırdığı için de bu kitapların herbirinden aynı iddiayla mahkemeye verildi, sonuçta herbirinden 7,5 yıl olmak, üzere toplam 30 yıl ağır hapis ve 16 yıl gözetim altında tutulma cezasına mahkûm edildi.

Oysa “Komünist Manifesto” “Devlet ve İhtilâl” ve öteki tarihsel belgeler, bütün uygar ve demokratik ülkelerde serbestçe basılıp okunan kitaplardır; bilimsel ve tarihsel değerleri bakımından, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de üniversitelerin sosyal bilim dallarında okutulan derslerin inceleme konuları arasındadır.

Nitekim, Ege’yi yargılayan ağırceza mahkemelerince görevlendirilen bilirkişi kurulları (kitapların konusuyla ilgili bilim dallarında ders veren kürsü profesörleriyle anayasa ve ceza hukuku profesörleri) oybirliğiyle verdikleri raporlarda, bu kitapların bilimsel ve tarihsel değerleri üzerinde durarak, türkçeye çevirilerinin suç olamayacağım, tersine bunun bilimin ve bilginin evrenselliği açısından bir kültür hizmeti olduğunu belirttiler.

Kaldı ki, “Komünist Manifesto” ve “Devlet ve İhtilâl” Türkiye’de 40 yıl önce özgürce yayınlanmıştır; o basımların belli sayıda nüshalarının devletin beş büyük kitaplığında herkesin incelemesine açık tutulmak üzere bulundurulmaları bir yasa gereğidir (2527 Sayılı Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü Kuruluş Yasası).

Süleyman Ege ve vekili avukat Halit Çelenk, yaptıkları savunmalarda bu gerçekleri geniş belgelerle ortaya koydular. Daha hukukun normal kurallarının az-buçuk geçerli olduğu bir dönemdi—”Komünist Manifesto” ve “Devlet ve İhtilâl” davalarına bakan mahkeme kurulları beraet kararı verdiler.

Komünist Manifesto” davasının beraat kararında mahkeme kurulu şöyle diyordu:

“Türk yurdunda öğrenme, açıklama yapma ve araştırma bazı kişilerin imtiyazında olmaktan artık çıkmıştır. Komünizmin ne olduğunu ya da ne olmadığını öğrenebilmek için kaynak kitaplar yerine bunlardan yapılmış aktarmalarla yetinmeyi istemeye kimsenin hakkı yoktur. Anayasa’nın hükümleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Türk vatandaşının öğrenmek isteyen insan olma haysiyeti içinde her şeyi rahatça öz kaynağından öğrenme ve öğretme çabası artık Türkiye’de çok küçük bir azınlığın imtiyazına verilemez.”

Ve, “Devlet ve İhtilâl” davasında beraet kararı veren mahkeme kurulu şöyle diyordu:

“Türkiye Cumhuriyetinin yeni Anayasa’sıyla içine girdiği düzende, bugün bir bilim olarak tüm dünyada kuşkusuz şekilde kabul edilen Marksizmin, bunun hakkındaki bilgi ve karşı düşüncelerin Türkiye’de bir avuç kişinin tekelinde tutmasına kanun karşısında imkân yoktur. Bilim, düşünce ve fikir herkese, öğrenmek isteyen her kişiye açıktır. İyi ve güzele değer biçmek için kötü ve çirkini görmek ve bilmek nasıl gerekse, dünyada belli bölgeleri, devletleri ve insanları dünden bugüne ve bugünden yarına çekip götüren ve götürmekte olan tarihî bir akımın ne olduğunu ya da ne olmadığını bilmek isteyen kişilerin en tabii hakları olan öğrenme haklarına yasaların Türkiye’de karşı çıktığı söylenemez.”

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da “Komünist Manifesto” ve “Devlet ve İhtilâl” davalarım böyle değerlendirdi, oybirliğiyle Yargıtay’dan Ege’nin beraatine ilişkin kararların onanmasını istedi.

Davaların bu aşamasında 12 Mart rejimi gelip çattı. “Anarşik eylemlere karşı savaş” örtüsü altında sol’un kökünü kazımayı, ülkede demokratik olan ne varsa ezip yoketmeyi amaçlayan zorlu bir baskı kuruldu. Kitap, fikir ve aydın düşmanlığı kolgezmeye başladı. 1971, “1972 dünya kitap yılı” ve bunu izleyen yıl, Türkiye’de kitaba karşı korku uyandıran zorlu bir baskının hüküm sürdüğü yıllar oldu. Mahkeme kararlarıyla yasaklanmış olma koşulu gözetilmeksizin, genel olarak “sol yayın” fiilen yasaklandı. Radyolar “çok sayıda sol yayın ele geçirildiği”ne ilişkin resmî bildiriler yayınladılar; bu durum aralıksız sürüp gitti. İçişleri Bakanlığı, polis örgütüne “sol yayınlarla daha sıkı mücadele” edilmesi yolunda genelgeler çıkardı. “Sol yayın” ve “anarşi” resmi ağızlarda aynı tonda kullanılan sözcükler oldu. Yurdun her yerinde, özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlerde uygulanan “operasyonlarda evlere, işyerlerine girilerek aydınların, işçilerin, öğrencilerin kitaplarına elkondu. Baskıyı en zorlu noktasında tutmak ve tam bir sindirmeyi gerçekleştirmek için, evinde, işyerinde “sol yayın” ele geçirilenlerin birçoğu kovuşturmaya uğradı, türlü bahanelerle “sorgu”dan geçirildi, hapishanelere konuldu. Bu arada İstanbul, birkaç kez “yıldırım tatbikatlan”yla ev ev gece taramasına sahne oldu. “Ele geçirilen” silâhlarla sol kitaplar, birarada resimleri çekilerek, ortak “suç aletleri” olarak ilân edildi. İstanbul’un basın semti Cağaloğlu’ya yapılan özel bir “operasyon”da 26 yayıncı ve kitap satıcısı nezarete alındı, satış yerlerinde ve depolarında ne kadar “sol yayın” varsa kamyonlara atılıp götürüldü. Sistemli olarak sürdürülen bu gibi “operasyon”larla istenmiyen yayınevlerinin bürolarına, depolarına, kitapçı dükkânlarına, sendikalara, fakültelere elatıldı. Adliyenin “emanet” depolan öbek öbek yüzbinlerce nüsha sol yayınla dolduruldu. Bu baskı, yıldırma ve korku ortamında ülkede ayrıca yüzbinlerce kitap sahiplerince yakılıp yokedüdi. Aydınlar, uyanık işçiler ve öğrenciler her gece ve günün belirsiz bir saatında evlerine girilmek, kitaplarına elkonulmak ve herhangi bir bahaneyle alınıp götürülmek tehdidi altında kaldılar.

Ülkeyi kasıp kavuran bu kitap, fikir ve aydın düşmanlığı ortamı mahkemeler üzerinde ağır bir baskı yarattı. Böyle bir ortamda, Yargıtay’da Ege’nin “Komünist Manifesto” davasındaki beraeti ve karşı 4, “Devlet ve İhtilâl” davasındaki beraeti de 2’ye karşı 3 oyla bozuldu.

Bozma üzerine “Komünist Manifesto” davasının yeniden başlayan yargılamasında Ege, savunmasını mahkeme kurulu üzerinde baskı olduğuna değinen şu sözlerle bitirdi:

“Bu davaya bakan yargıçlar olarak ne büyük baskılar altında olduğunuzu biliyorum. Henüz dava sonuçlanmamış olduğu halde sıkıyönetim savcılarından Meclis ve Senato kürsülerinde boy-gösterenlere varıncaya kadar, bu davayla ilgili olarak ileri sürülen beyanlar kurulunuz üzerinde ağır bir baskı teşkil etmiştir. Uygar dünya önünde Türkiye’nin onurunu, Türkiye’de bilime saygıyı ve yargı organlarının bağımsızlığını yücelten beraet kararınız karşısında, siyasî baskı çevrelerinin kurulunuz üzerinde yürütegeldikleri yoğun baskı devam etmektedir. Dava sonuçlandığı zaman, elbette belgeler ortaya konacak ve gerçeği tüm dünya kamuoyu bilecektir. Kitap ve fikir düşmanlığının kolgezdiği bir ortamda, baskılara şerefle karşı durarak verdiğiniz beraet kararında diretmenizi ve gelecek kuşaklar önüne bu tarihî kararla çıkmanızı isterim.”

Gerçekten, “Komünist Manifesto” ve “Devlet ve İhtilâl” davaları üzerinde ayrıca özel bir baskı yaratıldı. Yargılama devam ederken, yargılamaya konu olan kitaplar resmi ağızlar tarafından açıkça suçlandı. Parlamento kürsülerinde, “Komünist Manifesto” davasında verilen beraat kararı, dosyanın henüz Yargıtay’da olduğu bir sırada, açıkça kınandı.

Sıkıyönetim askeri savcılarının resmi radyo ve basında yayınlanan öteki davalarla ilgili iddianemelerinde “Komünist Manifesto” bir suç belgesi olarak ilân edildi.

Komünist Manifesto” davasında mahkemenin kitabı incelemekle görevlendirdiği bilim adamları, verdikleri bilirkişi raporunda eserin bilimsel ve tarihsel değerini belirterek bunun bir suç olamıyacağını bildirmiş olmaları yüzünden, sıkıyönetim mahkemelerinde, askeri savcıların resmi radyo ve basında yayınlanan ağır saldırılarına uğradılar.

12 Mart’ın birinci yıldönümünde, devletin resmi radyosunun bu yıldönümü için düzenlenen özel bir programında, “Komünist Manifesto” davasına bakan mahkeme kurulu, bu davada daha önce beraet kararı verdiği için “gaflet” içinde hareket etmiş olmakla suçlandı.

Bunlar hep yargılama devam ederken oldu. Davaları baskı altına alan bu ve benzeri tehditler, suçlamalar, yargılamalar süresince kamuoyunun gözü önünde sürüp gitti.

Sonuçta Süleyman Ege, sosyalist literatürün adı geçen klasiklerini dilimize kazandırmış olması yüzünden komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 30 yıl ağır hapis ve 16 yıl gözetim altında tutulma cezasına mahkûm edildi.
Birkısım gazetenin, yayıncının ve yazarın “Dünya Kitap Yılı”nı kutlama hayasızlığı da eklenen bu baskı ortamında daha pek çok aydın, fikirleri ve yayınlan yüzünden ağır cezalara çarptırılarak hapishanelere dolduruldu.
Kitap, fikir ve aydın düşmanlığının temsilcileri bu uygulamayı dünyanın gözünden saklamak için büyük bir hüner gösterdiler. 12 Mart rejiminin bir numaralı Başbakanı Prof. Nihat Erim, Başbakanlığı sırasında bir İngiliz gazetecisiyle yaptığı görüşmede bunun tipik bir örneğini verdi. The Guardian yazan olan İngiliz gazeteci, Süleyman Ege’nin durumuyla ilgili bir sorusuna başbakandan şaşırtıcı bir cevap aldı. Başbakan Erim özel kitaplığında bulundurduğu “Komünist Manifesto” ve “Devlet ve İhtilâl”i çıkarıp The Guardian yazarına gösterdi ve “bakınız, dedi, bu eserleri ben de okuyor, yararlanıyorum. Bu yayıncı bu kitaplar yüzünden tutuklanmış olamaz; mutlaka gizli bir örgütle ilişiği olmalıdır; Türkiye’de düşünce özgürlüğüne ilişilme-mistir, düşünceleri yüzünden hiç kimse tutuklanmamıştır.”

12 Mart rejiminin temsilcileri bu gibi hünerlerle dünya kamuoyunu yanıltmayı hesap ettiler. Ama külah düştü kel göründü. Türkiye’de “fikir suçu” diye hukuka ve uygarlık ölçülerine sığmayan nedenlerle aydınların ağır cezalara çarptırılarak hapishanelere doldurulduğunu dünya öğrendi. Durumun batı basınında ve kamuoyunda, Avrupa Konseyi’ni de harekete geçiren bir düzeyde tepkiler uyandırması ve bütün baskılara karşın Türkiye’de de tartışmalara yolaçması karşısında, sorumluların bu kez de sureti haktan görünen beyanlarına tanık olundu. Başbakan Melen Meclis kürsüsünde, bu uygulamanın dayandığı yasa maddelerinin kendi hükümetleri zamanında yapılmadığını, bu maddelerin eskiden beri yürürlükte olduğunu söyleyerek, “kanunlar var, mahkemeler buna göre iş yapıyor; beğenmiyorsanız getirirsiniz değişiklik teklifini yeni kanun yaparsınız” diyebildi. Ama herkes biliyordu ki, mahkemeler normal hukuk kurallarını fiilen yokeden 12 Mart rejiminin ağır siyasî baskı ortamında çalıştılar. Fikirleri ve yayınlan yüzünden hapishanelere doldurulan aydınlar, demokrasinin ve hukukun fiilen yokedildiği böyle bir ortamda yargılandılar.

Bilim ve Sosyalizm Yayınlan bu kitapta, sözkonusu duruma bir örnek olması bakımından, “Komünist Manifesto” davasının gelişmesini ve niteliğini ortaya koyan ana belgeleri, adliyenin mahzenlerine terketmeyip, ülkemizin düşünce özgürlüğü ve demokrasi davası adına yayınlamayı bir görev bildi.” (Kaynak: Komünist Partisi” Davası – Belgeler, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1971, s. 7-13)

Daha fazla Tarih
Otuz Yıl Bekleyen Çeviri

"Irak Türkmenleri hakkında yabancı lisanla yazılan ilk doktora tezi olan “Irak Türkmenlerinin Nesir Edebiyatı ve Edebiyatçıları” kitabı asıl yazıldığı dil...

Kapat