Yargı Çevirileri: Ernst Eduard Hirsch

Posted by on Haziran 5, 2008 in Tarih

Günümüzde haberlerin temel konusu olan yargı ve yürütme geriliminin kaynağında temel bazı çevirisel gerilimlerin yattığını hatırlamak, gerginliğin doğasını tanımlayabilmek açısından önemli. Bu gerilimin başlangıcına ilişkin temel kaynaklardan biri de, Ernst E. Hirsch adlı, modern Hukuk Fakültesi’nin kuruluşunda rol almış olan bir hukuk uzmanı. Hirsch’in Anılarım adıyla yayımlanan kitabı, genel olarak temel bir çeviri okuması: üniversitenin ilk yıllarında eğitimde çevirinin yeriyle ilgili sayısız örnekle dolu olan bu hatırat, aynı zamanda Türkiye’nin geçirdiği dönüşümün ne kadar derin ve genç olduğunu, daha olgunlaşmamış olduğunu sergiliyor. Günümüzü çeviri açısından izlemek için temel bir okuma olan bu kitaptan, İslam hukukundan Lâik hukuka geçiş sürecinin başlangıcını anlatan  bir bölümü aktarıyoruz:

1933/34 Öğretim Yılında istanbul Hukuk Fakültesi
İslâm hukukunda “medrese” (bazen iki ‘s’ ile de yazılmaktadır) dendiğinde, bir caminin bünyesi içindeki hukuk – ilahiyat yüksek okulu anlaşılır. Türkiye’de bu kavram, başka meslek yüksek okullarına da teşmil edilmiştir. 1933 yılında kapatılan istanbul Darülfünunu çerçevesi içinde 5 medrese bulunmaktaydı. Bir tıp, bir hukuk, bir edebiyat, bir ilahiyat ve bir de fen bilimleri medreseleri. 1924’den bu yana, yani 1923 Ekim’inde Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, tüm eğitimin lâikleştirilmesinin bir sonucu olarak medreseler gerçi “fakülte” adını almışlardı, ama barındırdıkları ruh zerrece değişmemişti, istanbul Üniversitesinin 1933 yılında yeniden kurulmasındaki amaç, Islâmdan kaynaklanan bu medrese ruhunu kökünden silip atmak ve yerine Batı Avrupa geleneğinde bir üniversitenin merkezini oluşturacağı bilim özgürlüğünü getirmekti.

Hukuk Fakültesinde, buna ilişkin güçlükler, özellikle kendini hissetirmekteydi; aslında sorun, îslâmın damgasını vurduğu bir hukuk medresesinin yerine lâik bir hukuk bilimleri fakültesi koymaktı. Bu güçlükleri kavrayabilmek için ise, bazı ön bilgilere sahip olmak gerekiyordu. Ben de 1933 sonbaharı sonuna doğru istanbul’da çalışmalarıma başladığımda bu bilgilere sahip değildim, oysa bunları bilmek pek çok şeyi benim için daha anlaşılır ve daha kolay kılacaktı.

İslâm Hukuku (şeriat), İslâmm ayrılmaz bir parçasıdır. İslâm ise, insanlararası ilişkide dinî-kutsal ve dinî olmayan – lâik alan ayrımı tanımaz. Bunun sonucu olarak, Medresede öğretilen hukuk, msanlararası ilişkileri ve gündelik hayatın işlerini kurallara bağlama ve düzenleme konulannda da, özünde Islâmın öğretilerince belirlenmişti. Bunlar, yüzyıllar boyunca Müslüman hukuk hocalan tarafından bir sonraki kuşaklara aktarılmış ve geliştirilmiş olup, hatta devlet yasası halinde kodifıye edilmişlerdir. Nitekim, kapitülasyonlar denen anlaşmalar sonucunda, Osmanlı İmparatorlu-ğuyla pek çok Hıristiyan devlet arasında anlaşmaya bağlanan konsolosluklann yargılama yetkisi, yabancılan, İslâm öğretisinden kaynaklanan dinî yargılamanın dışında tutmayı amaçlar. Bu düzenleme, daha Osmanlı İmparatorluğu sırasında bile bir diskriminasyon olarak görülmüş ve nihayet 1923 Lozan Banş Antlaşmasıyla tamamiyle ortadan kaldınlmıştır. Ancak bu, Türkiye’nin zaman geçirmeksizin bu dinî yargının yerine İslâmm etkilerinden bağımsız bir dünyevî yargı örgütlemesi ve maddî hukuku da buna uygun olarak değiştirmesi ön koşuluna bağlanmıştır. Esasında islâ-mî esaslara dayanmayan yabancı yasalann çevirileri olan, kapsamlı Türk kanunlan çıkanlarak, o güne kadar İslâmın damgasını taşıyan gelenek ve kanun hukukunun saf dünyevî kanunlarla bağdaşmayan tüm hükümleri, kesinlikle kaldırılmış ve örneğin İsviçre’den alman Medenî Kanun ve Borçlar Kanunu, İcra ve iflâs Kanunu, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu gibi, Almanya’dan Deniz Ticareti Kanunu ve Ceza Usul Kanunu, İtalya’dan Ceza Kanunu alınmıştı. Fakat, kanun koyucunun eski hukukun yokedilerek yeni kanunlann yürürlüğe girmesi yönündeki buyruğu, başlangıçta etkisiz kaldı: Yürürlükten kaldınlan hukuk de facto olarak varlığını sürdürdü; çünkü yürürlüğe konan yeni kanunlar de facto olarak uygulanmıyordu ki! Bu kanunlar, ilk başta, ideal düzeni ifade eden sözsel eserlerdi; gelecekte insanlararasındaki ilişkiler ve koşullann gerçek düzeni, işte bu ideal düzen doğrultusunda değişecek ve gelişecekti. Bu ise, ancak bunlann uygulanması ile, yani halkın ve hukukçulann bu kanunlan kullanmaları ile mümkündü. Türk nüfusunun büyük çoğunluğu, 1920’lerin ortalarında okuma yazma bile bilmiyordu. Bu olgu bir yana, kanunlann sadece Resmî Gazetede yayınlanma yoluyla ilânı, uygarlık bakımından en ileri gitmiş devletlerde bile halkın “çekirdeğine” ulaşmazdı. Bu nedenle, hukuk öğretimi ve yargı aracılığıyla bu yeni kanunlara hayatiyet kazandırmak büsbütün önemli olmuştu. Oysa, yeni kanunlan kabul ettirme açısından özellikle hukuk öğretiminin ve hukuk öğretisinin taşıdığı merkezî önem ya hiç kavranmamış ya da yeterince ciddiye alınmamıştı.

İstanbul Hukuk Fakültesinin 1933’de yeniden oluşturulmasında, esas meselenin ne olduğunu daha iyi anlatabilmek için, yukarıda sözünü ettiğim makalemden birkaç paragrafı aşağıya alıyorum:

İsviçre Medenî Kanununun Türkçeye çevirisinin hazırlanması sırasında Türk Parlamentosu bir yandan da Adalet Bakanlığının Ankara’da bir hukuk okulu kurma yolundaki başvurusunu incelemekteydi. Tartışmalar sırasında, ülkedeki ciddî hâkim açığına dikkat çekildi. O yıllarda Türkiye’nin yegâne hukuk fakültesini oluşturan İstanbul Hukuk Fakültesinden her yıl lisans diplomasıyla mezun olan öğrenci sayısının olağanüstü düşük olduğu (1925 yılında 20 ile 30 arasında), üstelik bu kişilerin istedikleri mesleği seçmekte özgür oldukları belirtildi. Bunlar, isterlerse hâkimlik mesleğini seçer, isterlerse serbest çalışırlardı, ama hâkimliği seçseler bile, bu kimseler “bizim istediğimiz hukukun gelişmesi açısından değersiz”diler (çünkü, geleneksel İslâm hukuku düşünüşüne göre eğitilmişlerdi!). Adalet Bakanı, Türkiye’nin yeni başkentinde “yeni hukukun öğretilmesi gerektiğini” vurguladı. Bir milletvekili, yeni kurulacak olan hukuk okulunda da istanbul Hukuk Fakültesindeki müfredat programının benimsenmesi ve aynı derslerin okutulması gerektiğini söylediğinde ise, resmî oturum tutanağına şöyle bir ünlemin geçtiğini görüyoruz: “Yalnızca Ankara ruhuyla!”. Başlangıçta Ankara Adliye Mektebi denen bu meslek yüksek okulunun 5.11.1925 tarihli açılış konuşmasında Atatürk, bugünkü Ankara Üniversitesine Hukuk Fakültesi binasının girişinde mermere yazılı olan şu sözleri söylemiştir:

“Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin küşadında hissettiğim saadeti hiçbir teşebbüste duymadım.”

Bu sözler, ancak ve ancak Avrupa hukuk düşüncesi doğrultusunda eğitilmiş bir hukukçular ordusunun yetiştirilmesi sayesinde ve bunların yetişmesinden sonra reformlann oluşturduğu muazzam eserin ebediyyen güvence altına alınabileceğine, yani laîk bir Cumhuriyet çerçevesi içinde, devlet ve hukuk hayatının dinin vesayetinden kurtanlması, dinî mahkemelerden, islâm düşüncesine göre eğitilmiş hâkimlerden, kısaca, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğunun hâkimlerinin eğitildiği yerler olan ve henüz bir yıl önce kapıları kapatılan İslâm ilahiyat, hukuk ve edebiyat yüksek okullarına hâkim olan ruhtan arındırılmasının ancak bu yolla mümkün olduğuna beslenen inancın bir ifadesidir.

(E. E. Hirsch, Anılarım, 4. basım, 1997, çeviren: Fatma Suphi, Tübitak Yayınları; s. 225-27)

Daha fazla Tarih
Satıraltı Tercüme

Satıraltı tercüme, eski dönemlerde, elyazmalarında metnin altına yapılan kelimesi kelimesine çeviriyi belirten bir terim. Nurgül Sucu, "Eski Türk Edebiyatında Tercüme...

Kapat