“Çeviri, Olgun İnsanların Uğraşı”

Posted by on Temmuz 7, 2008 in Çevirmenle Söyleşi

Rus çevirmen Viktor Petroviç Golışev, 1937 doğumlu ünlü bir İngilizce çevirmeni. Mosti (Köprüler) dergisinin Golışev’le 2008 başında yaptığı söyleşiyi Hanife Çaylak Türkçeleştirdi.

1- Çevirmen olmanız size doğal geliyor mu?

Önceleri öğrenci harçlığımı çıkarmak için yaptığım bir işti. Üniversitenin üçüncü yılında para kazanmam gerekince teknik tercüme yapmaya başladım. O dönemde “Bilimsel Veri Enstitüsü” için birkaç çeviri yaptım. Boş vaktim vardı. İngilizceyi de az çok biliyordum. Sonraları mühendis olarak çalışmaya başladığımda çeviri yapmak istedim. Çevirinin kimseye bağlı olmaksızın yapılabilecek hoş bir faaliyet olduğunu düşünmeye başladım. Fakat zaman kısıtlıydı. Sadece akşamları ve hafta sonları çeviri yapabiliyordum. Bir hikâyeyi dört ayda çevirebilmemin nedeni de buydu. Bir an geldi, artık mühendislik işlerinden uzaklaşmam gerektiğine karar verdim. Bu kararımda hem gitmek istediğim yere yollanmamam, hem de yaptığım işte bir istikbal görmemem rol oynadı.


2- Dil bilginiz çeviri için yeterli miydi?

İngilizceyi mükemmel bir öğretmen olan Yelizaveta Yuliyevna Şuster’den öğrenmiştim. Evde, okulda, enstitüde. Yelizaveta Yuliyevna’nın avukat olan eşi hapse girince öğretmeni işten atttılar. Daha enstitüde okurken İngilizce oldukça zor olan kitapları okumaya başlamıştım. Ancak herhangi bir yabancı dili insanın anadili gibi bilmesi imkânsız. Keza anadilimizi de mükemmel seviyede bilmiyoruz. Dal’ın sözlüğüne bakacak olursanız bilmediğiniz birçok sözcüğe rastlarsınız. Hele söz konusu bir yabancı dilse durum daha da zor. Elbette zamanla çok daha fazla şey öğreniyor insan. Tabii ki dilin inceliklerini hissedebilmek için belirli bir seviye şart, yoksa dilde bu seviye yakalanmadan çeviri yapmaya girişilmemeli.

3- Çeviri öğretmeniniz kimdi? Profesyonel bir çevirmen olan anneniz gelişiminizde ne gibi bir rol oynadı?

Onun rolü gayet basitti. İlk olarak beni dördüncü sınıftan dokuzuncu sınıfa kadar İngilizce öğretmenimle çalışmaya zorladı ve çevirdiğim ilk hikâyeleri sadece annem redakte etti. Hepsi bu. Çevirmen olma fikrimi desteklediğini söyleyemem fakat karşı da çıkmadı. Annemin daimi ortak yazarı Boris Romanoviç İzakov ise beni vazgeçirmek için her türlü yolu denedi.  “Gayet güzel bir mesleğiniz var. Neden bu işe bulaşasınız?” diyordu. Annem ve babam hiçbir zaman üzerimde baskı oluşturmadı ancak babam bir şey söylemese de bilimle ilgilenmemem sanırım üzdü onu. Annem yalnız ilk hikâyelerimi redakte etti. Sonraları böyle bir şey gerekmedi. Esasında bana çeviri yapmayı öğretecek bir hocam da olmadı. Bunu tüm yaşamın boyunca öğreniyorsun. Klasikleri, iyi kitapları okuyorsun ve Rusçayı öğreniyorsun. Bir sonraki aşamaysa,  çeviri dilinin Rusçaya benzemesi için, bütün bunları arıtabilecek bir sabır gerektiriyor. Buradan hareketle sanırım herkes gibi ben de, çeviri hocalarımın Gogol, Turgenyev, mahalle ve akrabalarım olduğunu söyleyebilirim. Şu an çeviri derslerini ben veriyorum. Eğitimin bu mesleğe girişi önemli ölçüde kolaylaştırdığını düşünüyorum. Kendi aklınla bir şeylere daha yavaş ulaşabiliyorsun. Bir öğretmenle olunca çoğu şeyi kısa yoldan öğrenme imkânı yakalıyorsun ve de yayıncılarla daha hızlı bir şekilde iletişime geçebiliyorsun. Aslına bakarsanız çevirinin öğretilmesi şart değil, yeteneği olan yapabilir.

4- Öğrencileriniz için sonuçta sadece iki ya da üç kişi çevirmen olacak dediğiniz doğru mu?

Evet, fakat bundaki kastım kifayetsizlikleri değil. Çok yetenekliler var aralarında, bugünkü durumdan yola çıkarak söylediğim bir şeydi bu. Kitaplar bu kadar az bir tirajla basılırken telif ücretleriyle geçim sağlamak imkânsız. Şimdiki gençlik fakir olmak istemiyor. Hepsi bir yerlerde çalışıyor, sadece boş zamanlarında çeviri yapabiliyorlar. Çeviri enerji ve zaman gerektiriyor ve de çeviriyle uğraşmak için çeviriyi sevmek şart.

5- Özellikle Amerikan yazarlara geçişiniz nasıl oldu?

Bunu nasıl açıklarım bilmiyorum. Daha ortaokul yıllarında Jack London, Mark Twain, Herman Melville’i okuyordum. Daha çok Amerikalı yazarları okudum. Genelde bir vesile olur bilirsiniz, örneğin caz dinlersiniz ve o medeniyete yakın olduğunuz hissine kapılırsınız. İngiliz edebiyatı da hoşuma gidiyordu ama savaştan önce ve ondan bağımsız olarak savaş sonrası Amerika’da edebiyat daha iyi ve daha güçlüydü. Ben çeviri yapmaya başladığımda Faulkner da Hemingway de hayattaydı, İngiltere’yse böylesi büyük yazarlara henüz sahip değildi. Amerikan edebiyatı daha düstursuz. Bununla birlikte İngiltere’de ziyadesiyle geleneklere bağlı bir yazın sanat okulu mevcut. Amerika’ysa daha taze ve yeni bir ülke. 20. yüzyılda Amerikan edebiyatında şüphesiz bir patlama yaşandı ve genç Amerikan enerjisi kendi formunu oluşturdu. İngiltere’de yazarlık temelde salt entelijensiyanın uğraştığı bir işti, Amerika’daysa edebiyata değişik tecrübelerden insanlar girebildi. Bu anlamda Amerikalılar bize daha yakın.

6- Çevireceğiniz eseri nasıl seçiyorsunuz? Ticari bakımdan kitabı nasıl değerlendiriyorsunuz, yani kitabın gidip gitmeyeceğini?

Belirli bir ölçü yok. Kitabı okuyorsun, sana dokunan bir yanı varsa çevirmek istiyorsun. Beni cezbetmeyen fakat iyi olan kitaplar da var. Sistematik bir şekilde seçim yaptığımı söyleyemem. Örneğin elime Robert Penn Warren’in “Kralın Adamları” geçti, okudum, beğendim ve çevirmek istedim. Önceleri kitap gider mi gitmez mi gibi bir sorun yoktu. En büyük sorun kitabın basımına izin verilip verilmemesiyle ilgiliydi. Hemen hemen hiçbir kitap sessiz sedasız yayınlanamıyordu ve yeni yazarlara da oldukça tutucu bir şekilde yaklaşılıyordu. Kitap çevrilse de basılıp basılmayacağı çok uzun süre düşünülüyordu. Telif ücretleri aynıydı. Tek sorun kitabın yayınına izin verilip verilmeyeceğiydi. Şimdiyse her şey kitabın iyi satış yapmasına bağlı, ama bu da benim değil yayıncıların endişesi. Buradaki sorun da şu: Kitabı çok beğenebilirim, örneğin kitabın çok satmayacağını bilirim, yayıncı bunu daha iyi biliyorsa neden yayınlasın ki? Şimdi devir böyle. Ticaret adamlarını, pazar araştırmacılarını, yayıncıların çoğunu edebiyatın başka bir yönü ilgilendiriyor. Televizyon dünyasının seyircilerine yaptığı gibi, yayıncılar da insanlara çirkin zevkler aşılıyorlar. Talep arzı değil de arz talebi doğuruyor. Kitabın yayını için ortaya büyük paralar koymak gerektiğinden, bu parayı neye yatıracağına da yayıncı karar veriyor. Bu beni ilgilendiren bir şey değil. Bu konularda öngörüde bulunmak da zor, örneğin evvelki yıl hiç beklemediğim bir şey oldu ve “Guguk Kuşu” nu tekrar basmaya karar verdiler. İlk çevirdiğimde yaşamımızla paralellikler buldukları için kimse yayınlamak istememişti. Kitap seçiminde hayli tutucuyum. Mistik, fantezi türü kitaplar, mesela Dan Brown çevirmek istemeyeceğim kitaplar listesine girebilir. Klasik söylem içeren sıradan kitaplar kesinlikle iyi satış yapamaz. Bu yüzden benim kitabımın iyi gitmeyeceğini çok iyi bilirim.

7- Çevirdikleriniz arasında en sevdiğim diyebileceğiniz bir kitap var mı?

Yok. Kitabı çevirmeye başladığında, çok büyük bir eser olmasa da seviyorsun. Ben çevirdiğim tüm kitapları sevdim. Genelde çevirdiğim kitapları dönüp yeniden okumuyorum, geriye sadece anılar kalıyor. Çok iyi kitaplar da vardı çevirmemi istedikleri arasında ama ben istediklerimi çevirdim. Şimdilerde teklif edilenleri çevirmek zorunda kalabiliyoruz.

8- Pratikte en zorlandığınız olay?

Bu kitapla ilgili bir durum değil de daha çok insanın o anki durumuyla ilgili. Sherwood Anderson’un “Kasabamız” kitabıyla ne kadar çok uğraştığımı hatırlıyorum. Kitapta çok fazla hikâye olmamasına rağmen gerekli tonlamayı yakalayamadığım için çevirisi bir yıl sürdü. Aslında kitap son derece basit bir dille yazılmıştı fakat insanın metinle kişisel bir savaşı oluyor. Mesela Faulkner beni hiç yormadı, metin o kadar yoğun ki sizi kendisi sürüklüyor. Anderson’da ise böyle bir durum söz konusu değil. Sakin, saf bir dili var. Bir de şu var tabi. Her şey çok kolay çevrildiğinde bir şeylerin yolunda olmadığını düşünüyorsun. Engebe olmalı, gerilmelisin. Sonuçta iyi bir iş çıksa da her şeyin kolay gitmesi beni korkutur. Her şeye rağmen tüm gücünü ortaya koymalısın diye düşünüyorum. Sanırım en zor diyebileceğim Jim Harrison’un “İhtiras Rüzgârları” olabilir. Eserin altı sayfalık bir kısmı epik bir roman kadar yüklü. Bu yüzden bir cümleye çok fazla şey sığdırılmış, cümleler uzun olmamasına rağmen. Lirizmden uzaklaşmak için herhangi bir tonlamadan kaçınılmış. (İyi işitilen bir tonlama işi oldukça kolaylaştırır).

9- Pratikteki en öğretici olay?

Öyle bir olay var. 1987’de Brodski’nin denemelerini derlemeye karar verdim. O sıralar Rusya’da şiirlerinden oluşan bir seçki yayınlanmıştı ve çevirdiğiniz yazarın dili bilmesi korkunç bir şey olduğundan tecrübeli tercümanların hiçbiri çevirmeye yanaşmadı. Sadece gençler razı olmuştu ve bir makale çevrilemeyince onu çevirmek de bana düştü. Çeviriyi Amerika’ya Brodski’ye götürdüklerinde birkaç kelimeyi düzeltip, “yüzünü ekşitecek, ama olsun söyleyeyim, bu ses benim sesim değil” demiş. Ben de biliyorum onun sesi olmadığını. Onun daha uzak bir sesi var, örneğin cümlelerin sonuna fiil koymayı ve ağır cümleler kurmayı çok sever. Onu taklit etmeye çalışmadım, çevirebildiğim ölçüde çevirmeye çalıştım. Çünkü yazarı taklit etmeye kalktığında ne çevirmen çevirmen olur ne de yazar yazar. Öte yandan çevirdiğimiz dildeki yazarlar da Brodski gibi bu dili biliyor olsalar, onlar da memnun olmazlardı diye düşünüyorum.

10- En sık başvurduğunuz üç kitap?

Öyle bir kitap yok.

11- Elinizin altında olan beş sözlük?

Galperin’in ve Mednikova’nin büyük İngilizce-Rusça sözlüğü, Random House, Kunin’in
İngilizce-Rusça sözlüğü, Phrasal Verbs (Longman), Aleksandrova’nın eşanlamlı kelimeler sözlüğü.

12- Genç meslektaşlarınız için dilekleriniz? Öğrencilerinize tavsiyeler verir misiniz?

İdeal kalite için ne söylemeli bilmem ama bir çevirmene nelerin gerekli olduğunu söyleyebilirim. Öncelikle çevirmen çeviri yaptığı dilin ülkesine sadece merak değil sevgi de beslemeli. Sonra anadilini çok iyi bilmeli,  çevirisi İngilizce kokmamalı. İçinde hep Rusçaya aykırı en ufak bir şeye bile müsamaha göstermeyen bir denetçi olmalı, her şey anlaşılır olsa da çeviriyi sentetik kılan öğeler bulunabiliyor. Yani otokontrol çok sıkı olmalı. Çeviri uzun süre sandalyeden kalkmamayı gerektiren bir uğraş olduğundan sebat çok önemli tabi. Özgüven makul ölçülerde olmalı. Oldukça uzun süreliğine çevreden soyutlanabilme yeteneğine sahip olmalı, zaten kitapla temasa geçtiğinde senden daha akıllı ve ilginç bir kişiyle muhatap oluyorsun. Yazarın yazdıklarını, ne kastettiğini anlamak için ekstra bir zihin jimnastiği gerekiyor ve hayat tecrübesi. Bu sebeple hayli genç olanlar bu işi yapmamalı diye düşünüyorum. Bir kere psikolojik olarak çeviriyi uğraş edinen insanın hayatta bazı yollardan geçmesi ve çeviri yapabilecek olgunluğa ulaşması lazım. Eğer benzer ve yakın evrelerden geçmediysen sadece sözcükleri çevirmiş olursun. Kısaca olgun insanların uğraşı bu.
Öğrencilerime bir öğüt vermiyorum. Sadece cümlelerini düzeltebilirim. Çevirmek mi istiyorsun, çevir. El yatkınlığı elbette şart. Fakat şöyle bir ikilem söz konusu. Çevirmen geçinebilmek için çok seri çeviri yapmak zorunda, çoğu kez de kalitesiz kitapları. Bu da yaratıcı damarı hayat boyu zedeleyebilecek birşey. Bu yüzden şöyle bir uzlaşma yolu bulmak şart. Başlangıç safhasında çeviri para kazanma aracı olarak görülmemeli. İyi bir kitapla başlamalı ve vargücünle çalışmalısın. Ancak bu öğütle açlıktan ölünebileceğini bildiğim için bunu önermem  mümkün değil. Bununla beraber her şeyin bir zamanı olduğunu ve eğer çok acele edilirse insanın sınırlarını zorlayamayacağını anlamak lazım. Bu yüzden belirli bir zamana kadar tüm gerekli özellikleri oluşturmalı. Bilindiği üzere daha sonra profesyonel birinin yetiştirmesi gereken sayfa sayısı ve süre sorunu gibi sebeplerden bunlara ayıracak vakti olmuyor. Çeviriyi sevmek bunların hepsinden önce geliyor.

13- Son olarak çevirmenlik mesleği size ne verdi (ya da sizden ne aldı)?

Zevkli bir uğraş ve bağımsızlık verdi. Çevremi ve etrafımdaki insanlarla ilişkilerimi daraltmasını benden aldıkları arasında sayabilirim. Hep ikinci bir uğraşa harcadığımdan olsa gerek, bağımsız düşünmemi sınırladı.

(Söyleşi: “Profesyonele sekiz soru: Viktor Petroviç Golışev ile söyleşi,” Köprüler: çevirmen dergisi, sayı 1(17), 2008, Söyleşenler: E. Şaralapova, A. Polyakova, çeviren: Hanife Çaylak. Resimler: T-link, İnostranka, Orwell-ru)

Golışev, kendisine adanmış olan 30 Eylül Çevirmenler Günü’nde konuşuyor: “Çevirmenler öyle görünmez ki, birbirlerine bile görünmüyorlar!..” (Kaynak: T-Link)