Çevirmen Önsözü: Sabri Gürses, 2008

Posted by on Temmuz 20, 2008 in Çevirmen Önsözü

Semenderlerle Savaş

"1997’den beri çevirmeyi hayal ettiğim Karel Čapek’in bir kitabı sonunda gün yüzünü gördü: Semenderlerle Savaş . Rusya’ya ilk kez gittiğimde bir dizi Rus eserinin yanı sıra, iki edebiyat devinin, Čapek ve Stanislav Lem’in bir dizi Rusça çevirilerini toplamıştım. Čapek kitaplıkta bekleyip durdu ve sonunda, belki de Türkiye’nin gündemi için tam zamanında, Türkçeye kavuştu. Beğenilmesi, ilgi görmesi ve işe yaraması umuduyla.. Aslı Çekçe olan kitabın çevirisi, İngilizceden Rusça çeviriyle karşılaştırmalı olarak yapıldı, yani bir ikinci dilden çeviri oldu; fakat Çekçe çevirmen yokluğundan kaynaklanan bu tutum, İngilizce çeviri yerine Rusça çevirinin norm alınmasıyla olabildiğince zenginleştirildi. Kitabın çarpıcı kapak tasarımı Utku Lomlu’ya ait."

HEPİMİZ SEMENDERİZ/ Sabri Gürses

Ve sonra… iki yıl sonra Čapek, Almanya’nın 1938 Çekoslovakya işgalinden kısa bir süre önce, tuberkülozdan öldü. O sırada Gestapo’nun arananlar listesindeydi ve ressam kardeşi Yosef Čapek de 1945 yılında toplama kampında ölecekti. 1930’lardan başlayarak Avrupa’yı yükselen faşizm tehlikesine karşı uyarmaya çalışmış; yazılarını, oyunlarını, radyo konuşmalarını bu konuya ayırmış, bir Uluslararası PEN üyesi olarak mücadele etmiş ve Avrupa yönetimlerinin bu konudaki kayıtsızlığı karşısında hayal kırıklığına kapılmıştı. Semenderler ’in son kısmında, Baş Semender’in bir zamanlar Dünya Savaşı’nda çavuş olarak yer almış olduğunun belirtilmesi, romanı bu güncelliğe gönderiyor: semenderlerin Naziler olduğunu söylemek olası. Fakat romanda Almanların ayrıca yer alması, bu güncel göndermeyi sorunlu kılıyor ya da başka çağrışımlara sürüklüyor. Her koşulda, romanın genel olarak totalitarizme karşı olduğunu, genel bir insanlık durumu betimlemesi olduğunu düşünmek daha yararlı olabilir. Sonuçta Semenderlerle Savaş , tıpkı Wells’in Dünyalar Savaşı gibi temelde insan ve gayrıinsan arasındaki mücadeleyi, insan olmanın bu iki kutup arasında gidip gelişini konu ediyor: uzaylılar ya da semenderler, hep öteki-insan.

Ve sonra… hepimiz semenderiz. Ne olduğunu Čapek sadece öngörmüş olsa bile, biz, biliyoruz: toplama kampları, holokost, büyük göçler.. Čapek, tehcir ve pogromlar gibi uygarlığın on dokuzuncu yüzyıl icatlarının gideceği noktayı öngörmüştü: semenderlerin yaşama alanlarının çevresine çekilen katranlı çitler, gelecekte toplama kamplarının tel örgüleri haline geldi. Čapek belki sadece uçan ve yüzen işkencehaneleri öngörmemiş olabilir, bunu da insan zekasının inceliklerine yazmak gerekir.

Ve sonra… atom bombası, nötron bombası, Soğuk Savaş’ın nükleer füzeleri, portakal gazları, Asya savaşları, Ortadoğu savaşları, durmak bilmeyen İsrail-Filistin savaşı, sözde medeniyetler savaşı, biyokimyasal silahlar, sibersavaş, Irak İşgali.. küresel sistemin yeryüzüne tümden yerleşmesi ve matrisin görünür bir şekilde ortaya çıkması: mobil iletişim araçları ve bilgisayarlardan kurulu bir ağın başına oturmuş, biyo-enerjileriyle sistemi besleyen ve sistemin ağdan onlara yolladığı hayalleri yaşayan semenderler, hayır, insanlar. Nesi var bu İnsanın? Neden bu dehşetengiz sistemi kurup kendini yok ediyor? Gizemli buluşlarla ömrünü uzatıyor ve aynı zamanda bu ömrü acı dolu bir hale getiriyor?

Čapek’in yapıtının başarısı, bu soruya sitem bile yüklü olmayan bir alayla yanıt vermesi; bu soruyu yanıtlamaması ya da ciddi bulmaması olabilir. (“İnsan” gerçekten pişman mı kalabalıkların acı çekmesinden?) Romanın temel kalıcılığını bu sağlıyor: neden her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilir. Ama durum böyle: bir kaptan inci avına gönderilir, semenderleri keşfeder, onları insanlaştırır, çalıştırır, semenderler çiftliklere toplanır, uluslar arası pazarda alınıp satılacak mal haline gelir, uzun bir sürecin sonunda insanlara karşı örgütlenip yeryüzünü yok ederler. Bu arada, kaptanın bütün bu semender çiftliklerini kurmak için para verecek olan yatırımcıyla tanışmasını sağlayan, kaptana yatırımcının evinin kapısını açan uşak pişmanlık içinde düşünüp durur: Yeryüzünün yok olması benim yüzümden. Tıpkı sinik ve çaresiz bir halde yaptığımız her alışverişte şöyle düşünen bizler gibi: X malını tükettiğim için küresel ısınma oldu, yeryüzü benim yüzümden yok olacak. Gerçekten doğru mu bu? Kimbilir. Köle ticaretinin o korkunç tarihinin sorumlusu köle kullanan o Dersaadetli ya da Teksaslı ev hanımları mı; küresel ısınmanın sorumlusu nükleerle ısınan ve çamaşırlarını plastik sepetlere dolduran insanlar mı; Dostoyevski’nin tefecisinin çağdaş versiyonu olan o kredi kartlarının neden olduğu cinayet ve intiharların sorumlusu, kredi kartı sistemi mi, varolan herkesi borçlandırma sisteminin mucidi mi, yoksa yetersiz geçinme ve da tüketim olanaklarını zorlayan kullanıcılar mı? Kimbilir.

Günümüzde insanlarla semenderler arasındaki mücadele hep yenilenen ama özünde aynı kalan metaforlarla karşımıza çıkıyor. Semenderler ’in ya da onun kullandığı şemanın süregiden güncelliğini gösteren bir şey bu. Örneğin son dönemde çekilen Syriana (2005), Charlie Wilson’s Story (2007) adlı, her ikisi de gerçek-tarihsel olayların sinema uyarlamaları olan filmler, bu konuyu Ortadoğu ve doğal kaynaklar çerçevesinde ele alan parlak örnekler: ikinci filmde milletvekili Charlie Wilson, Afganistan’a Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılacak silah ulaştırmak için 1 milyar dolar tedarik etmeyi başarırken, Afganistan’ın bağımsızlığının ardından okul yapılması için gerekli 1 milyon doları tedarik edemiyor; ya da Syriana ’da ülkesini Atatürk gibi modernleştirmek isteyen (meclis kurmak, kadınlara eşitlik getirmek, eğitimi yaygınlaştırmak, fabrika açmak isteyen) emirin oğlu, petrol şirketleri ve CIA arasındaki bir uzlaşmanın sonucunda, uydudan gönderilen bir füzeyle buharlaştırılıyor. Şaşırtıcı bir biçimde, bu filmlerde Afganlar, Araplar ya da genel olarak, Batı dışındaki insanlar, tam da Čapek’in semenderleri gibi sunuluyor. Daha da ilginç olan şey, bu tür filmlerin büyük kısmında Batı dışındaki insanlara karşı, tıpkı semenderlere olduğu gibi, genel bir güvensizlik sergileniyor olması: onlar elde edecekleri güçleri yıkıcı amaçlarla kullanırlar, çünkü güçleri elde ettikleri kaynaklar da yıkıcıdır (ilginç bir Amerikan dış politikası eleştirisi olan Syriana ’nın başkahramanı aslında bir füze – filmin başında bir CIA görevlisinin elindeyken radikal bir İslamcı grubun eline geçen ve filmin sonuna dek aranan, sonunda iki intihar eylemcisinin bir petrol tankerinde havaya uçurduğu Amerikan yapımı bir füze). Semenderler de önce gelişmiş ülkelerin askerleri olarak yetiştirilip sonra insanlara karşı savaşmıyor mu?

Komünizm, Platonov ve Čapek

Semenderler ’in ilginç bir yönü, yazıldığı tarihte romanın temel konularından birini oluşturan hırslı kâr arayışına karşı büyük bir girişim, Sovyetler Birliği girişimi var olduğu halde, böyle bir girişimin getirdiği ütopyaya hiçbir yer vermemesi. Semenderler ’in dünyasında ideolojik kamplaşma sadece bir dipnotta, alaylı bir anma olarak yer alıyor. Bugünden geriye bakarken bu şaşırtıcı bir durum: yükselen Hitler tehlikesi karşısında Sovyetler bir kurtuluş olasılığı değil miydi?[1] Čapek neden Sovyetler’i bir başka dünya olarak görmemişti?

1990’la birlikte Sovyetler Birliği’nin, iki kutuplu dünya ve Soğuk Savaş füzelerinin ortadan kalktığını gören bizler, aslında Čapek’ten farklı bir şekilde görüyoruz dünyayı: bir bakıma atom bombasına dek Semenderlerle Savaş ’ın yaşandığı, ardından soğuk savaşların yaşandığı, ardından yeniden on dokuzuncu yüzyıl ve sonundakilere benzer neo-milliyetçi ve neo-kolonyalist savaşlar yaşayan bir dünya var karşımızda. Bu yüzden “Ve sonra?” sorusuna kurgusal yazarın verdiği “En ufak fikrim yok” yanıtının tersine, “Çok fikrimiz var.” Bu yüzden Semenderler ’i okurken, ister istemez kaçırılmış olabilecek somut olanakları ya da o olanakların sorunları üzerine yeniden düşünmek durumundayız.

Rus ütopya ya da distopya yazarı Andrey Platonov’un 1938 yılında yazdığı eleştiriyi, Čapek’in sanki bu eleştiriye yanıt verircesine 1924 yılında yazdığı bir yazıyla birlikte okumak bu açıdan yararlı. Günümüzde eleştirmenler, Platonov’u, Sovyet sonrası dönemde yeniden keşfediyor (örneğin Fredric Jameson Zamanın Tohumları ’nda) ve Platonov’un 1920’lerde yazdığı (Kotlovan, Çevengur gibi) eserlerle Sovyet ütopya-uygulamasını eleştiren bir yazar olarak anıyor, bu açıdan Platonov’un Čapek’e yönelttiği eleştiri oldukça anlamlı: Čapek’i Sovyet ütopyasını dikkate almadığı için eleştiren ve ona katılmaya çağıran Platonov, aynı zamanda bu ütopyayı reddeden bir yazar olabilir mi? Tuhaf bir şekilde her iki yazar da, “insanın” önemi üzerinde durur: Platonov altı saatte insanüstü bir şekilde kömür çıkartan maden işçisi Stahanov’u överken, Čapek makine başındaki yoksul işçinin neşesini över. Čapek bir bakıma 1924 yılında “ütopya gelecekte değil burada” derken, Platonov 1938 yılında “ütopya gelecekte değil SSCB’de” demektedir. Peki tam olarak 1924’le 1936 arasındaki süreçte Čapek’i derin bir şekilde etkileyen bir şey (Platonov’un hiç anmadığı bir şey) ortaya çıkmış olabilir mi: Alman faşist hareketi ülkenin Dünya Savaşı’nın birinci perdesinden sonraki sıkıntılarını Alman olmayanlara yükleyerek, Yahudi Sorunu diye bir sorun atmadı mı ortaya? Platonov Čapek’i eleştirdiği sırada ve sonrasında Stalin büyük kovuşturmalarını yapmış, Rus-Alman savaşından sonra, bugün sanki semenderler tarafından zehirlenmiş gibi duran Hazar Denizi’nin kıyısında, Kafkasların bütün etnik haritasını dağıtıp sürgüne yollayarak, bölge halkını kömür, pamuk, vb. maddeler üreticisi olan insanüstü fabrika işçileri haline getirmemiş miydi?

Bu açıdan, Semenderler ’i milliyetçilikten ırkçılığa geçişin ince çizgisini görünür kılan, hatta bu ince çizginin sermayenin içinden geçtiğini ortaya koyan bir satirik distopya olarak görmek yararlı olabilir: kaptan van Toch’un Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’ndeki “Yahudilere” yönelik sözleri, semender ticaretini başlatan Bay Bondy’nin bir Yahudi olması… Bütün bunlar Čapek’in Semenderler ’i temelde anti-semitizme karşı bir eser olarak kurguladığını, fakat sorunun sıradan anti-semitizmden çok daha derinlerde yattığının farkında olduğunu düşündürüyor. Semenderler 1924’te Čapek’e göre “yoksullar”dı belki de, 1936’da “semender” oldular – ama hep insandılar. Platonov’un Čapek’te gözden kaçırdığı şey bu olmalı, Čapek’in konusunun Stahanov’lar değil, sıradan insanlar olması, köklerini geçmişte (milliyetçilik, muhafazakarlık) ya da gelecekte (komünizm) değil, bugünde, bir aradalıkta gören, canlı insanlar olması. Čapek’in 1936’da net bir şekilde gördüğü şu olabilir belki: sorun bugünde, çözümü de eğer varsa, bugünde olmalı. Yoksa Kaptan van Toch’la Bay Bondy arasında geçen şu konuşmanın derin mizahı anlamsız kalır:

“Hatırlıyor musunuz,” diye sordu Bay Bondy hatıralara dalarak, “bana nasıl bağırıyordunuz siz: Yahudicik, Yahudicik, cehenneme gidecik.”

“Ja,” diye kabul etti kaptan ve duygulu bir şekilde mavi mendiline sümkürdü. “Ah evet, o zamanlar hoş zamanlardı, ahbap. Ama şimdi ne önemi var? Zaman geçiyor. Şimdi ikimiz de yaşlı erkekleriz ve ikimiz de kaptanız.”

Bu satırları Türkçeye böyle çevirmek yerine uyarlamaya kalksak, kaç şekilde uyarlayabiliriz?

Türkçede Čapek

Čapek’in Türkçede zengin bir tarihi var. Bu tarihi, Čapek’in en önemli çevirmeni olan Hasan Ali Ediz (1904-1972), ilk kez 1953 yılında Kaybolan Bacak adıyla yaptığı Čapek öyküleri derlemesinde ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Ediz’e göre Čapek’ten çevrilen ilk eser R.U.R. adlı tiyatro oyunudur: bu oyun, 1927 yılında Halit Fahri Ozansoy tarafından çevirildi ve M.E.B.’in “Cihan Edebiyatından Nümuneler” dizisinde yayımlandı. Oyun, ayrıca Yapma Adamlar adıyla 1928-29 döneminde İstanbul Şehir Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi. Čapek’in İngiltere Mektupları Fikret Adil tarafından çevrilerek Vakit gazetesinde tefrika edildi. Ahmet Muhit Dranas tarafından çevrilen Ana adlı son eseri, 1941-42’de yine Şehir Tiyatrosu’nda Yaşadığımız Devir adıyla sahnelendi ve bu adla Remzi Kitabevi’nin “Dünya Muharrirlerinden Piyesler” dizisinde yayımlandı. Yine bu oyun, 1952-53 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Vatan İsterse adıyla sahnelendi. Diğer yandan Čapek’in çeşitli öykülerinin çevirileri 1937’den başlayarak birçok gazete ve dergide yer aldı.

Ediz’in Kaybolan Bacak adıyla İngilizceden yapılmış (Servet Moray, İbrahim Hoyi ve kendisine ait) çeviri öyküleri derlediği kitap, daha sonra 1974 yılında Cem yayınevi tarafından yeniden yayımlandı. Son olarak, 1976 yılında Čapek’in Haydut Oğlu Haydut adlı çocuk öyküsü, Can Kapyalı çevirisiyle Gözlem Yayınevi tarafından yayımlandı.

Semenderlerle Savaş

Bu kitap Hasan Ali Ediz’in Kaybolan Bacak ’a yazdığı önsözde “Semenderlerle Muharebe” olarak anılıyor. Ediz’in, bu romanı “Čapek’in hiciv kudretinin en yüksek mertebesine ulaştığı” bir roman olarak andığı halde, kitabın bugüne dek çevrilmemiş olmasında şaşırtıcı bir yan var. Büyük olasılıkla, bunun üç temel nedeni olabilir: bu romanın genel olarak totalitarizme yönelik eleştirisinin öne çıkması ve bu tür tarafsız bir eleştirinin geçmiş yıllarda pek hoş görülmemesi; Čapek’in Demir Perde’nin arkasında, hatta kendi ülkesinde bile açıkça anılmayan bir yazar olarak kalmış olması; basitçe bilinmemesi. Bunun dışında bir başka neden de Çekçe çevirmenliğinin yeterince gelişmemiş olması olabilir. Bu romanın çevirisi War with the Newts adlı, David Wyllie ’ye ait (1996) İngilizce çeviriden, Voyna s Salamandarami adlı, A. Guroviça’ya ait (1960) Rusça çeviriyle karşılaştırmalı olarak yapıldı. Asla olabildiğince yakın bir edisyonla gerçekleşmesi Sırma Köksal sayesinde oldu.

Bütün politik tartışma ve kaygıların ötesinde, Semenderlerle Savaş edebiyatın, özellikle de bilimkurgu-ütopya edebiyatının temel eserlerinden biri. Güncelliğini, şaşkınlık verici bir şekilde yitirmemiş, tersine artırmış durumda: nanorobotların, siberuzay ya da ikinci, üçüncü nesil internetin sözkonusu olduğu bir dünyada, Matrix dünyasında bu roman bir kehanet kitabı gibi.

Thomas Mann, 1937 yılında Čapek’e yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Sonunda Almancaya çevrilen romanınız, Semenderlerle Savaş ’ı okudum. Uzun zamandır başka hiçbir anlatı beni böyle sarıp heyecana düşürmemişti. Avrupa’nın dizginsiz aptallığına yönelik alaycı bakışınız kesinlikle muhteşem; anlatının grotesk ve kabusumsu olaylarını izlerken, bu aptallık karşısında sizinle birlikte dehşete kapılıyor insan.”

Bize kalan tek şey, böyle “dizginsiz bir aptallığın” tekrarlanmamasını dilemek. Ama bu da çok semender bir umut değil mi?


[1] Avrupa devletlerinin yükselen Hitler tehdidi karşısındaki kayıtsızlığından hayal kırıklığı duyan Čapek’in, 1938 Münih Anlaşması karşısında dehşete kapılacağını hayal edebilir miyiz: Fransa, İngiltere ve İtalya, Nazi Almanya’sının Çekoslovakya’dan toprak talebini (tam da Čapek’in doğduğu bölge talep ediliyordu) onayladı. Bu anlaşmaya davet edilmeyen Sovyetler Birliği’yse, bir yıl sonra, iki ülke arasında tarafsızlık ilan eden Hitler-Stalin anlaşmasını imzaladı.

Daha fazla Çevirmen Önsözü
Çevirmen Önsözü: Murat Belge, 1986

Murat Belge'nin 1986 yılında W. T. Stace'den çevirdiği Hegel Üzerine adlı kitaba yazdığı Hegel Üzerine başlıklı önsöz, felsefe metni çevirileri...

Kapat