İntihal: Nasıl Olağanlaştırılıyor

Posted by on Aralık 20, 2006 in Güncel, Kuram

8 Aralık 2006 günü, İstanbul Üniversitesi, Çeviri Etiği sempozyumunda sunulan bildiri.

Eğer rastlantılar ve olaylar üstüste gelmeseydi sanırım, burada “intihal” başlığıyla ele aldığımız, aslında “korsan çeviri yayıncılığı” da diyebileceğimiz olguyla hiç tanışmayacaktım. Fakat intihalin yaygın olarak görüldüğü Rusça alanında çalışıyor olmam, çeviri tarihine meraklı olmam ve şans, beni “intihal” olgusunu tanımaya mecbur bıraktı.

8 ay önce bir Ölü Canlar çevirisi satın aldım, 1960 tarihli bir başka çeviriyle karşılaştırdım ve çeviri hırsızlığının nasıl yapılabileceğini tanıdım. 2006 yılında yayınlanan çeviri 1960 tarihli çevirinin kısmen değiştirilmiş, başkasının ismiyle yayınlanmış haliydi. Bu olayı önce bir çevirmen hırsızlığı olarak düşündüm, sonra araştırdıkça sorunun çok daha karmaşık bir ağda, yayıncı ve editör ikilisi tarafından gerçekleştirildiğini kavradım. Bu tür çeviri hırsızlığını yayın alanında çalışan birçok kimse uzun yıllardır biliyordu, bizzat kimlerin yaptığı üzerine varsayımlar yürütüldüğü gibi, çok şaşırtıcı akılcılaştırma, olağanlaştırma, mitleştirmeler sözkonusuydu: “intihal” konusunda bilgisine başvurduğum birisi, aslında yabancı yayınevlerinin de klasik eserlerde yaygın olarak intihal yaptığını, bu kitapları, örneğin Rus klasiklerinin İngilizce intihalli çevirilerini yabancı dilde eğitim çerçevesinde Türkiye pazarına soktuğunu, o yüzden Türkçe intihallerin bu büyük pazarda küçük, olağan bir olgu olduğunu öne sürdü. Bu enfes akılcılaştırma örneğine bakılırsa, “intihal”in bir tür emperyalizm karşıtı hareket olarak kullanılması, intihallerin sayısının artırılması yoluyla egemen Batı kültürünün yıkılmasının mümkün olduğu bile öne sürülebilir. Fakat bu tür bir nihilizme düşmemek gerek, başıma gelen çok çarpıcı bir olay bu nihilizm olasılığının tehlikelerini çok açık bir şekilde gösterdi bana:

Birkaç ay önce piyasada saygın bir yeri olan bir yayınevinin editörü redaksiyonunu yapmam için bir Dostoyevski çevirisi gönderdi. Çeviriyi okurken kaynak metindeki tek bir kelimenin çeviride üç kelimeyle karşılanması tuhaf geldi ve başka bir çevirmenin bu sözcüğü nasıl karşılamış olduğunu görmek için daha önce yapılmış başka bir çeviriye bakmak istedim, bakınca da redaksiyonunu yaptığım metnin o çevirinin intihali olduğunu gördüm. Telaşla bunu yayınevine bildirdim. Yayınevi editörü çok sakin bir şekilde, bunu bildiğini, aslında benden istediğinin bu intihali tanınmaz hale getirmek olduğunu dile getirdi. Sonra, tam beni bir suça bulaştırmak istemiş olmalarından üzüntü duyduğumu söylemeye çalışırken, editör sözlerine devam etti ve daha da ağır bir şey söyledi: Özgün çevirinin sahibi olan bir başka saygın yayıneviyle görüştüğünü, çevirilerde %40 benzerlik olmadığı sürece sorun olmayacağı konusunda uzlaşmaya vardıklarını söyledi. Bunu duyduktan sonra diyecek bir şey bulamadım. Günümüzde yaşadığımız sorunun çevirmen sorunu değil, editör-yayıncı ikilisinin sorunu olduğuna kesin olarak karar verdim.

Bu çerçevede, burada çevirmenin intihalden sorumlu olduğu örnekleri ele almayacağım. Çünkü çevirmenin yol açtığı bir intihal dehşetiyle karşı karşıya değiliz; onu aşan bir intihal mekanizması sözkonusu.* Burada bu sorunun başlıca sorumluları olarak gördüğüm, yayıncı ve editör intihallerini, yani “korsan çevirileri”, yani şirket intihallerini konu edeceğim.

 

ÇOĞALTMADAN SORUMLU YAYIMCI

 

Birçok yayımcı klasik eser yayıncılığını, bu yayıncılık türü iyi bir sermaye birikimi yolu olduğu için yapıyor. Hemen her yayınevinin bir klasik eserler dizisi var. İntihal ya da korsan çeviri yayıncılığı ise, daha da büyük bir sermaye birikimi sağlamak için yapılıyor.

Önce şunu belirleyelim: “Yayıncı açısından, çeviri yayınlamanın en temel ekonomik gerçeği, genellikle editörlük-hazırlık aşamasının daha masraflı olacağıdır. Eğer yayıncı ‘korsan’ değilse ya da yalnızca telif hakkı sona ermiş kitaplar yayınlamıyorsa” kitap daha pahalıya mal olacaktır.[1]

Genel bir hesap yapıldığında, tek bir çeviri kitap üzerinde, klasik eser yayıncısının birim kitap maliyetinin güncel eser yayıncısına göre %50’ye varan oranlarda daha düşük olduğu söylenebilir. Baskı adedi arttığında kitap maliyeti azalmaktadır, dolayısıyla kitabı daha çok miktarda basan bir klasik eser yayıncısı maliyet farkını %50’den yukarı çıkaracaktır. Peki neden maliyeti daha da aşağı düşürmesin, “korsan” çeviri basarak maliyet farkını %70-80’lere çekebilir.

Üç tip çeviri klasik eser yayıncısı olduğunu öne sürebiliriz:

1- Dürüst yayıncı: Yeni bir çeviri yaptırır ya da eski bir çevirinin telifini alır.

2- Yarı-dürüst yayıncı: Yeni bir çeviri yaptırır ya da eski bir çeviriyi telifini alarak ya da almayarak ama çevirmen adı koyarak, fakat her koşulda çevirmenle adil olmayan bir sözleşme yaparak çoğaltır; sözleşmenin geçerlilik süresini 49 yıl ya da ömür boyu olarak belirler, telif ücretini sayfa başı ya da çok düşük verir, sözleşmede 1000 adet yazdığı halde kitabı 10000 adet basar.

3- Korsan yayıncı: Eski bir çeviriyi elden geçirir, sahte çevirmen adı koyar, istediği kadar çoğaltır.

Kâr ve sermaye birikimi oranı doğal olarak dürüstlükten korsanlığa uzanan çizgide artmaktadır. Fakat bu, yayıncının sadece yayıncı olduğu bir model. Bu yayıncının bir de matbaası olduğunu, bir de kitapçısı olduğunu ya da dağıtım sorununu çözdüğünü (örneğin marketlere girdiğini, hatta köylere ulaştığını) düşünün: buradaki kazanç oranını hesaplamak çok güç.

Benim varsayımım, çeviri klasik eser yayıncılığında korsan yayıncılığın 1990’ların ortalarında başladığı; bu bir yandan, büyük sermayenin, örneğin bankaların yayıncılık alanına iyice yerleşerek küçük yayınevlerini zorladığı bir dönemi, diğer yandan telif alanında ajanslar aracılığıyla uluslar arası izlemenin yoğunlaştığı bir dönemi işaret ediyor. 1990’lara dek yarı-dürüst yayıncı modeli yaygındı, sermaye birikiminin önemli yollarından biri telifi alınmış çeviri eserde, eser sahibini ve çevirmeni dolandırmaktı.

Buna ilişkin ilginç bir örnek, 6 ciltlik bir bilimkurgu romanının çeviri macerası. 1995 yılında iki çevirmen bir yayınevine altı kitabın üç kitabını çevirdiler. Dördüncü kitabın çevirisi sırasında yayıncı çeviriyi hızlandırmalarını istedi ve çevirmenler şüphelendiler. Soruşturmaya başladıkları zaman, yayıncının kendilerine 2000’er adet çoğalttığını söylediği her kitabı 10000’lerce çoğalttığını anladılar. Yayıncı korsan yayın yaparak yurtdışındaki eser sahibini de, çeviri eserin sahipleri olan çevirmenleri de aldatıyordu. Yayıncıya dava açtılar, yayıncı yeni bir yayınevi kurup aynı aldatmayı sürdürdü.

Bu model 2000’lere doğru tıkandı ya da klasik eser yayıncılığı gibi farklı bir kanal açıldı. Bunun en önemli desteğini, şimdi geriye bakarken görebiliyoruz: devletin klasik eser yayıncılığından çekilmesi ve 100 Temel Eser listesi oluşturması. 2000’lerin başına dek devlet, çeviri klasik eserler alanında 1940-1980 yılları arasında oluşturduğu önemli bir çeviri eserler kütüphanesini ucuz fiyatlarla yayınlıyordu.[2] Bu yayın alanını birdenbire özel sektöre devretti. Ardından daha da şaşırtıcı bir adım attı ve 2004 yılında bir 100 Temel Eser listesi oluşturarak bu listedeki eserleri bandrolden muaf kıldı. Bunun neden yapıldığı, ideolojik olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu, ama her koşulda bu değişim günümüzde yaşanan korsan çeviri yayıncılığını büyük bir ölçüde açıklıyor.[3]

Açıklaması ne olursa olsun, korsan çevirinin ardındaki başlıca aktör, yayıncı ve bu yayıncı, yayınlayacağı intihaller için editörler çalıştırıyor.

 

METİNDEN SORUMLU EDİTÖR

 

İntihal editörlerini çeşitli isimlerle görüyoruz. Bazı yayınlarda “yayına hazırlayan” olarak, bazılarında “editör” olarak, bazılarında “redaksiyon, düzelti” olarak. Öncelikle bu alandaki intihal tiplerini sınıflandırırsak, biçimleri ayrıştırıp çözümleyebilmek ve editörün bu uygulamadaki rolünü tanımlayabilmek işlemi kolaylaşacaktır.

İntihal tiplerini iki ana başlıkta sınıflandıracağım: aslında “yasal olmayanlar” ve “yasal olanlar” olarak sınıflandırmak isterdim, ama anlaşılan bu alandaki yasal düzenlemeler tanımlayıcı değil yeterince, o yüzden “eski çeviri üzerinden yapılan intihal” ve “yeni çeviri üzerinden yapılan intihal” olarak ikiye ayıracağım.

Eski çeviri üzerinden yapılan intihalin iki tipi var:

 

1-                      Metin düzeyinde değişiklik yapılmaması: Bu tam anlamıyla korsan çeviridir. Çeviri birebir kopyalanır, çoğunlukla yeni bir çevirmen adıyla, bazen de çevirmenin adı bile değiştirilmeden, çoğaltılır. 

2-                      Metin düzeyinde değişiklik yapılması: Çeviri çevirmen adı değiştirilerek ya da çevirmen adına yer verilmeyip “yayıma hazırlayan” adı belirtilerek çoğaltılır. O yüzden metin üzerinde biçimsel değişiklikler yapılır. Bu biçimsel değişiklikleri sınıflandırmak mümkün, fakat çeşitlenmesi şaşırtıcı olmaz. Şöyle bir değişiklik sınıflandırması önerilebilir:

2.a- Eski çevirinin sözcük düzeyinde değiştirilmesi.

2.b- Cümle yapısının değiştirilmesi.

2.c- Paragraf düzeninin değiştirilmesi.

2.d- Biçemsel özelliklerin değiştirilmesi.

2.e- Tablo, çizim gibi öğelerin yeniden yapılması.

2.f- Olmayan öğelerin eklenmesi.

2.g- Benzer yeni bir metin yazılması.

 

Çeviri ve intihal olgusunu ele aldığımızda daha çok eski çevirilerden yapılan intihaller üzerinde duruyoruz. Yani daha önce yapılmış bir çevirinin çalınması üzerinde. Gerçekten de yaygın olan tür bu. Ayrıca intihali saptamanın mantığı da zaten bir bakıma bu; eski, özgün bir metnin haklarını korumak, yeni metinlerde onun izini aramak. Fakat ikinci tür, yani yeni bir çeviri yoluyla yapılan intihal ortaya çıkmış durumda ve daha da yıkıcı olan bu tür içinde yaşadığımız kültürü belirgin bir şekilde tanımlıyor. Çünkü bunun iki tipi var ve bu her iki tip de kültür elitlerince olağan karşılanıyor.

 

Yeni bir çevirinin intihal yoluyla başka bir çeviriye dönüştürülmesi:

1) Eski bir çeviriye benzetilmesi,

2) Yabancı bir çeviriye, bir ikinci dil çevirisine benzetilmesi.

 

Yeni bir çevirinin eski bir çeviriye benzetilmesi yoluyla yapılan intihali, eğer başıma gelmeseydi büyük olasılıkla tanımayacaktım. İntihal olgusunu incelemeye başlamadan önce, yaşadığım olayı yayınevlerinin yaygın olmayan diller için, benim örneğimde Rusça için editör istihdam etmemesi, bunu maliyeti artıran bir etken olarak görmeleri çerçevesinde yorumluyordum. Sonra, intihalin kullanım ve uygulama alanını kavrayınca, başımdan özel bir intihal uygulaması geçtiğini fark ettim.

Bir yayınevine Rusçadan çevirdiğim klasik bir eseri teslim ettim. Kitap yayınevinde yayına hazırlanırken, tümüyle şans eseri olarak, çevirimin, editörler tarafından metnin Rusça aslıyla değil daha önceki bir çeviriyle karşılaştırıldığını, o çeviriye göre düzeltildiğini öğrendim. Bunu bana söylemediler, tamamıyla şans eseri öğrendim. Uzun bir tartışma süreci oldu, ben daha önceki çevirileri okuduğumu, Rusça kaynak metni yeterince yansıtmadıklarını düşündüğüm için bu yeni çeviriyi yaptığımı belirttim. Onların önerdikleri düzeltmelerin neden yanlış olduğunu kanıtlamaya çalıştım. Sonunda, sözleşme yapılmış olduğu için, benim onayımı almadan metni istedikleri gibi düzeltmiş olarak yayınladılar. Melez bir çeviri yayınlanmış oldu: büyük kısmı başka çevirilerde olmayan özelliklerle yüklü, fakat bazı yerleri yayınevinin (Rusça, yani kaynak dil bilmeyen) editörleri tarafından eski bir çeviriye benzetilmiş bir metin.

Başka çevirmenlerle yaptığım görüşmelerde, bu uygulamanın yaygın olduğunu öğrendim. Editörler çevirmene bazen daha en baştan bir klasiğin eski bir çevirisini verip bunu kısmen değiştirmesini söyleyerek, bazen de yapılmış yeni çeviriyi eski bir çeviriye benzeterek özel bir intihal uygulaması gerçekleştiriyordu. Dinlediğim örnekler arasında çok karmaşık örnekler de vardı: bir çevirmen bir klasik eser çevirisini yayınevine götürmüş, ona o çeviriyi benzetmesi için kitabın başka bir çevirisini vermişler, çevirmen bu kitabı incelediğinde o çevirinin kendisine ait olduğunu ama biraz değiştirilerek başka bir isimle yayınlanmış olduğunu görmüş. Yani çeviri beğenilmiş ve norm olmuş, sonra norm intihal edilmiş ve sonunda bu intihal norm halini almış.

İşte kanımca, en tehlikeli intihal türü bu. Çünkü birincisi, mesleki açıdan geleceği karartıyor: yasal çerçevedeki bu uygulamayı daha çok, geçim derdi içindeki genç çevirmenlerin çevirileri üzerinde yapıyorlar. Bu gençler direnip hayatta kalabilirlerse, ilerde çevirmen olarak çalışmayı sürdürecekler: Fakat ahlaki bir lekelenme yaşamış olacaklar ve bu lekelenme oldukça onur kırıcı olabilir, mesleğe yükledikleri değeri düşürmüş de olabilir. Bu intihal tipini olağan, doğal kabul etmiş bile olabilirler. Durup durup, Tanrım, bunu bana neden yaptın? diyor olabilirler.

* 

Diğer yandan, bundan daha karmaşık olduğu söylenebilecek bir sorun da ikinci dilden çevirilerle birlikte ortaya çıkıyor. İkinci dilden çeviri, kendisini anlamlı kılan nedenler ortadan kalktığı ölçüde intihal sınıfına giriyor.

Örneğin, Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı klasik eserinin Rusçadan yapıldığı bilinen üç çevirisi var. Fakat bunların yanında çok yakın tarihte ikinci dilden yapılmış olarak görünen çeviriler de var ve bu durum kimseyi şaşırtmıyor. Bu çevirilerde ikinci dildeki çevirmenlerin adı bile belirtilmiyor, en fazlası hangi dilden çevrildiğini yazıyor. Sonra eserin özgün dilinden yapılmış çevirileriyle yan yana, “çeviri” adıyla duruyorlar. Oysa bunlar bu dillere yapılmış çevirilerin intihalleri; yani bir çevirme işlemi sözkonusu, ama Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı eserinin değil, bu eserin çevirilerinin çevirisi sözkonusu. Tıpkı Nike marka bir ayakkabı almamız, ama bu ayakkabının Çin’de yapılmış olması gibi.[4]

 

Günümüzde “ikinci dilden çeviri” adı altında yapılan intihalin üç türü var:

1) Eserin telif hakkı ya yok, ya da alınmıyor, ikinci dilden çevirisi yapılıyor.

2) Eserin telif hakkı alınıyor, fakat çevirisi özgün dilinden değil,  bir çevirisinden yapılıyor.

3) Eserin çevirisi özgün dilden yapılıyor, fakat çeviri ikinci dil çevirisine göre düzeltiliyor.

Burada yeni bir klasik eser çevirisini eski bir çeviriye göre düzelten, yayınlayan editör ve yayıncıyla, ikinci dilden çeviriyi ya da ikinci dilden editörlüğü akılcılaştıran, olağanlaştıran çevirmen, editör, yayıncının ortak bir zihniyette buluştuğunu görüyoruz: hepsi de bir çeviriyi normlaştırıyorlar. Neden? Klasik eseri yayınlamak için.

Bu noktada intihalin genel mantığı ortaya çıkıyor, bu bakış açısıyla Savaş ve Barış’ın eski çevirilerinin güncelleştirilmiş yeni çevirileri de yapılabilir, intihalciler kendilerini çevirmen ilan edebilirler; hatta Savaş ve Barış’ın İngilizceden yapılmış bir çevirisi Almanca ve Fransızca çevirilerinin yardımıyla yayına hazırlanabilir. Daha da ileri gidip Savaş ve Barış’ın değil çevirilerinin asıl metin olduğunu öne sürebilirler. İşte intihalin sanat ve yaratıcılık düzeyine geldiği nokta bu: fantezi gibi görünüyor ama gerçek.

Aynı zamanda çeviri ve ahlak ilişkisinin karmaşık bir hal aldığı nokta burası. Örneğin, birkaç yıl önce Kabalcı Yayınevi için Mihail Bahtin’in François Rabelais’nin Yapıtı ve Ortaçağ-Rönesans Halk Kültürü (Tvorçestvo Fransuva Rable i Narodnaya Kultura Srednevekovaya i Ronesansa) adlı eserini Rusça aslından çevirdim.[5] Yayınevi, Rusça telif hakkına ulaşamayınca İngilizce çevirinin telif hakkını aldı. Bu sırada Ayrıntı Yayınevi bu kitabın Rusça telif hakkını bulduğunu öne sürdü. Bunun üzerine Ayrıntı Yayınevi’ne Rusçadan yapılmış bir çevirinin hazır olduğu bildirildi. Fakat Ayrıntı Yayınevi kitabı Rusçadan çeviriyle yayınlamak yerine, İngilizceden çevirtmeyi yeğledi ve kitap İngilizceden çevrilerek yayınlandı. Şimdi burada karmaşık bir sorun yumağı var. Çevirmen, editör ve yayıncı bu klasik eserin ikinci dilden çevrilmesini yanlış bulmadılar: üstelik kitabı özgün metnin adıyla değil İngilizce çevirisinin adıyla (Rabelais ve Dünyası olarak) yayınladılar, ama Türkçe çeviri İngilizce çevirinin bir intihali oldu, hem de İngilizce çevirinin telif hakkı başka bir yayınevi tarafından alınmışken. Kitap (ve genel olarak Bahtin kitapları) için, aslında Rusça aslından çevrilmeliydi diyen kimse olmadı. İngilizce çevirinin telif hakkı olduğu göz ardı edildi. Çevirinin çevirisi yoluyla intihal olağanlaştırıldı.

Peki neden? Bunun bir nedeni, İngilizcenin kültür üzerindeki hakimiyeti. Son yıllarda birçok kitap ikinci dil İngilizce çevirisinden çevriliyor ve bu olağan karşılanıyor, çünkü İngilizcenin kaynak metinle normatif bir ilişki kurduğu varsayılıyor; en azından Türkiye’de editörlük konumlarında bulunan, çoğu İngilizce eğitim almış kültür elitleri tarafından. Ama daha etkili olan bir diğer nedeni de, editörlüğü güç olan çevirinin pahalıya gelmesi; çevirmene güven gerektirdiği gibi, o dilin uzmanı bir editöre başvurmayı gerektiriyor. Bu masraflı sorunlardan kaçınmak isteyen yayıncı ve editör ikinci dildeki çeviriye başvuruyor; ve bu noktada çeviri intihali sorununun ortak özü berrak bir hal alıyor: korsan ya da yasal olsun, kaynak metinden ya da bir çeviriden yapılsın, çeviri intihalcisi bir çeviriyi norm kabul ediyor ve onu kutsuyor.

Mevlana’nın İngilizceye Hint dillerinden çevrildiği bir dünya yok, ama Foucault’nun Türkçeye İngilizceden çevrildiği bir dünya var. O dünyada sürekli çeviri yapıyoruz.

 

SONUÇ

 

İntihali tanıdıktan sonra, Nisan ve Mayıs 2006’da çevirmenlik çalışmamı tehlikeye atarak (Çeviribilim dergisinde) peşpeşe iki yazı yayınladım, açık adlarıyla üç yayınevinin yaptığı korsan çevirileri sergiledim. Ayrıca, Selahattin Özpalabıyıklar’ın 2004 yılında aynı konuyla ilgili bir yazısı olduğunu öğrendim, onu da yeniden yayınladım. Ardından çevirmenlerin meslek birliği için bir yazı hazırladım, bu da Haziran 2006’da Çevbir imzasıyla Birgün adlı gazetede yayınlandı. Bu çalışmalar uygulamada tek bir sonuç getirdi: şimdi Yayıncılar Birliği Çevirmenler Birliği’yle ortak bir intihal çalışması yapmak istiyor, sorulduğu zaman birlikler konu üzerinde çalıştıklarını bildiriyor. Fakat açıkça intihal yaptığı bilinen yayınevleri yayıncılar birliğinin üyesi ve çevirmenler birliğine üye çevirmen ve editörler de bu yayınevleriyle çalışmakta bir sakınca görmüyor. Öyleyse meslek birlikleri içinde yapılacak çalışmaların taraflı, yanıltıcı olma olasılığının yüksek olduğuna inanabiliriz. O yüzden bu alana meslek birliklerinin değil, bilimcilerin yani çeviribilimcilerin ve dil uzmanlarının müdahale etmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Çeviribilimciler ve dil uzmanları bu alana müdahale etmeliler, çünkü geleceğin çevirmenlerinin önemli bir kısmını onlar yetiştiriyorlar. Çeviri ve dil-edebiyat bölümlerinden mezun olanlar, bazen kişisel seçimleri, bazen de uzmanlık alanlarında çalışma olanağı bulamadıkları için çevirmenlik yapmaya başlıyor. Çok geçmeden onlara kölelik düzeni önerildiğini fark ediyorlar. Şu anda çevirmenin ideal sözleşmesi, yüzde 7 net telif ödemesine dayanan bir sözleşme; bu sözleşme çevirmenin hayatta kalmasına olanak vermez. Fakat bundan da kötü koşullar var: örneğin klasiklerin ağır yükünü üstlenen genç Rusça çevirmenlerine sözcük başına, sayfa başına ödeme yapılıyor, 49 yıllık, 100 yıllık sözleşmeler öneriliyor. Bir kültür için, geçim kaygısına düşmüş bir genç insan kadar tehlikeli ve üzücü bir şey olamaz: hayatta kalabilmek için bir intihalde adının kullanılmasına, emeğinin ağır şekilde sömürülmesine izin verecek, hiçbir değere inanmayacaktır.

Karşı karşıya olduğumuz sorun Çernobil felaketini andırıyor. Çernobil’in ardından Türkiye’ye radyasyon gelmediğini söyleyen resmi görevlilerin ekranlarda çay içtiğine, uzmanların yalanladığına tanık olmuştuk. Oysa radyasyon geldi ve Türkiye’de Çernobil kaynaklı kanser var. Aynı şekilde şimdi, Batı klasiklerinin Türkiye’ye korsan çeviriler, çarpıtma çeviriler yoluyla, 100 Temel Eser’ler yoluyla yeniden geldiğini görüyoruz ve resmi görevliler bu konunun onların sorumluluk alanlarında olmadığını söylüyor, yayıncılar sessizce seyrediyor ve çevirmenler hayatta kalmaya çabalıyor. Burada korsan ya da kanser çevirileri tanımlayabilecek, hastalığın belki de yayılmasına engel olabilecek olanlar sadece alanı bağımsız, nesnel bir şekilde inceleyebilecek olan çeviribilimciler ve dil uzmanları. Bu toplantının bu yönde bir ilk adım olmasını umut ediyorum.

* Güncelleme, 23 Aralık 2006: Yazının yayınlanmasının ardından, bazı yayınevi editörleri, kendilerine gelen çevirinin kaynak dilini bilmedikleri durumda çevirmenin intihalini saptayamadıkları, bu yüzden bazen güç bir duruma düştüklerini belirttiler. Kanımca, yazının ikinci dilden çeviri ile ilgili kısmında sorun bu açıdan ele alınıyor. Gerçekten de bir “çevirmen” çıkıp sözgelimi ilk yirmi sayfayı kendisi çevirip geri kalan kısımları başka çevirilerden “alıntılayabilir”; bu durumda, aşağıda ayrıntılı bir şekilde ele aldığımız, ikinci dilden değil özgün dilden çeviri yapılması ve özgün dil editörünün uzmanlığına başvurulmasının önemi ortaya çıkmaktadır. Yayınevi, birçok kez çevrilmiş olan bir eseri yeniden çevirtip yayınlarken, gerekçesini açık kılmak durumundadır. Örneğin, yurtdışındaki bazı yayınevleri, yeni klasik çevirilerini “with a new translation by” (X’in yeni bir çevirisiyle) diye belirterek ve ayrıntılı bir önsöz ya da giriş yazısıyla, ya da metni farklı kullanım alanları için hazırladıklarını belli ederek [örneğin çocuklar için, “retold by” (X tarafından yeniden anlatılmış)] yayınlamaktadır. Bizdeyse, genellikle öne çıkan şey yayınlanan çevirinin başka çevirilerden daha ucuz olması oluyor. Fakat çeviriyi, kültürleri içinde daha saygın bir yere oturtabilmiş, ticari beklentileriyle toplumun kültürel beklentileri arasında bir denge kurmaya çalışan başka toplumlardaki uygulamaları, yerli yayınevlerinin benimsemesi durumunda daha zengin bir kültür hayatı ortaya çıkabilir sanırım.




[1] Datus J. Smith, Yayıncının El Kitabı, “Çeviri yayınlamanın ekonomisi,” 1989, s. 252.

[2] Örnek olarak Nihal Yalaza Taluy’un Yeraltından Notlar’ı 2001 yılında M.E.B. tarafından yayınlanmış.

[3] “`100 Temel Eser` listesinde 12 kitabı bulunan Ötüken Neşriyat, bu manzarayı `Patlama oldu` şeklinde değerlendiriyor. İki ay gibi kısa bir sürede listedeki kitapların bu kadar ilgi görmesi karşısında baskı üstüne baskı yaptıklarını söylüyen yayın yönetmeni Erol Kılınç, `Sadece listedeki kitaplarda değil, listede adı bulunan yazarların diğer kitaplarının satışında da bir hayli yükselme oldu.` diyor. MEB`in tavsiye ettiği listede 15 kitabı bulunan Yapı Kredi Yayınları (YKY), bu beklenmedik gelişme karşısında matbaalarına gece gündüz çalışma talimatı vermiş.” `100 Temel Eser` yayınevlerini coşturdu, 11.04.2004, Zaman, http://ceviribilim.com/?p=401

[4] Benzetme burada ilginç bir yol izliyor: Çevirinin çevirisine çeviri demekle, Nike’ın en ucuz üretim olanağı bulduğu yerde üretilmesini olağan karşılamak, bunun sonucu ürüne Nike demek bir benzerlik taşıyor. Ardından, Nike marka ayakkabının Tahtakale’de satılan taklitlerine de Nike denmesinden yola çıkarak, korsan çevirilerin de aynı iddiada bulunduğunu öne sürebiliriz.

[5] Bu çeviriyi Rus dili uzmanı Doç. Dr. Türkân Olcay yayına hazırladı.

 

 

EK 

 

İNTİHAL TİPLERİ

 

 

Eski çeviri üzerinden yapılan intihal

 

1) Metin düzeyinde değişiklik yapılmaması: Bu tam anlamıyla korsan çeviridir. Çeviri birebir kopyalanır, çoğunlukla yeni bir çevirmen adıyla, bazen de çevirmenin adı bile değiştirilmeden, çoğaltılır. 

 

 

 

2) Metin düzeyinde değişiklik yapılması: Çeviri çevirmen adı değiştirilerek ya da çevirmen adına yer verilmeyip “yayıma hazırlayan vb.” adlar belirtilerek çoğaltılır. Bunun için metin üzerinde biçimsel değişiklikler yapılır. Bu biçimsel değişiklikleri sınıflandırmak mümkün, fakat bunlar gelecekte daha da çeşitlenebilir. Şöyle bir değişiklik sınıflandırması önerilebilir:

a- Eski çevirinin sözcük düzeyinde değiştirilmesi. (Örn. Eski Türkçe sözcüklerin Öztürkçeleştirilmesi.)

b- Cümle yapısının değiştirilmesi. (Örn. Cümlenin eyleminin sondan ortaya alınması.)

c- Paragraf düzeninin değiştirilmesi. (Örn. Cümlelerin yerinin değiştirilmesi.)

d- Biçemsel özelliklerin değiştirilmesi. (Örn. Sözcük, cümle ve paragraf düzeninin hep birden değiştirilerek farklı bir biçemin ortaya çıkarılması.)

e- Tablo, çizim gibi öğelerin yeniden yapılması. (Örn. Eski çeviride alt alta konmuş dizilen satırların, yan yana sıralanarak tablo haline getirilmesi.)

f- Olmayan öğelerin eklenmesi. (Örn. Metnin bölümlere ayrılarak bölüm başlıkları atanması.)

g- Benzer yeni bir metin yazılması. (Bu durumda kaynak metinde olmayan cümlelerin bile ortaya çıktığı görülür.)

(Örnek: Celal Öner çevirileri)

 

 

Yeni çeviri üzerinden yapılan intihal

 

 

1) Yeni çeviri eski, kabul görmüş (normlaşmış) bir çeviriye benzetilir.

 

 

2) Yeni çeviri yabancı bir çeviriye, bir ikinci dil çevirisine (bir norma) benzetilir.

 

 

İkinci dilden çeviri

 

1) Eserin telif hakkı ya yoktur, ya da alınmaz, ikinci dilden çevirisi yapılır.

(Örnek: Yuri Lotman, Sinema Estetiğinin Sorunları, Rusça eser Almancadan çeviri.)

 

 

2) Eserin telif hakkı alınır, fakat çevirisi özgün dilinden değil, (telifi alınmamış) bir çevirisinden yapılır.

(Örnek: Mihail Bahtin, Rabelais ve Dünyası, Rusça eser İngilizceden çeviri.)

 

 

3) Eserin çevirisi özgün dilden yapılır, fakat çeviri ikinci dil çevirisine göre düzeltilir.

 

 

 

İNTİHAL ÖRNEKLERİ

 

 

ROBİNSON CRUSOE

 

ÖZGÜN ÇEVİRİ: 1632 yılında, York şehrinde, iyi bir aileden doğdum. Ailem oralı değildi. Babam, ilkin Hull’da yerleşmiş Bremen’li bir yabancıydı. Alım – satımla büyük bir kazanç sağlamış, sonra işini bırakarak York’da yerleşmiş, o çevrenin en iyi ailelerinden Robinson’ların kızı olan annemle evlenmişti.

 

İNTİHAL 1: York kentinde, 1632′de iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailem Yorklu değildi. Babam, önceleri Hull’da yerleşmiş Bremen’li bir yabancıydı. Alım-satım işleri yapıp epey para kazanmış, sonra işini bırakıp York’a yerleşmiş, oraların sayılı ailelerinden olan Robinson’ların kızları olan annemle dünyaevine girmişti.

 

İNTİHAL 2: Ben Robinson Crusoe, 1632 yılında York kentinde dünyaya geldim. Bremenli soylu bir aileden olan babam önceleri Hull’a yerleşmiş ve ticaretle uğraşmaya başlamıştı. Bu sayede epey mal-mülk edinmişti. Ticareti bıraktıktan sonra da York’a taşınarak buranın tanınmış ailelerinden Robinsonlar’ın kızı olan annemle evlenmişti.

 

ÖZGÜN ÇEVİRİ özgün eserle karşılaştırılabilir, anlamlı bir çeviri ilişkisine sahip. İNTİHAL 1’de metnin intihal olduğunu belli eden temel özellikler, sözcük ya da deyiş değiştirmeleri, sözcük değiştirmeden cümlenin yeniden kurulması gibi özellikler. İNTİHAL 2’nin intihal olduğunu, özgün eserden çevrilmediğini hemen belli eden temel şey, özgün eserle örtüşmemesi. Özgün eserde, “Ben Robinson Crusoe” başlangıcına karşılık gelen bir şey yok.

 

 

SAVAŞ VE BARIŞ

(örneği saptayan: Koray Karasulu)

 

ÖZGÜN ÇEVİRİ: Yeni tarih teorisi, bütün bu anlayışları bir yana bırakmıştır. Öyle sanılır ki Yeni Tarih, eskilerin insanların Tanrısal bir Varlığa boyun eğdikleri ve ulusların belirli bir amaca doğru yöneltildikleri konusundaki inanışlarını red ettikten sonra, iktidarın belirtilerini değil de onu doğuran nedenleri araştırmalıydı. Ama yeni tarih bunu yapmamıştır; eskilerin görüşlerini red ettikten sonra, gerçekte onların izinde yürümekten başka bir şey yapmamıştır.



İNTİHAL: Yeni tarih kuramı bütün bu anlayışları bir yana bırakmıştır. Öyle sanılır ki yeni tarih, eskilerin, tanrısal bir varlığa boyun eğdikleri ve ulusların belirli bir amaca yöneltildikleri konusundaki inanışlarını yadsıdıktan sonra, iktidarın belirtilerini değil de onu doğuran nedenleri araştırmalıydı. Ama yeni tarih bunu yapmamıştır; eskilerin görüşlerini yadsıdıktan sonra onların izinden yürümekten başka bir şey yapmamıştır gerçekte.

 

Saf bir tembel intihal örneği. Sadece virgül ve sözcük değiştirmeleri sözkonusu. Gizleme yolunda en ufak çaba yok.

 

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı eserinin iki ikinci dil çevirmeni

ve ikinci dilden yaptıkları başka çeviriler

(Günümüzde Fransızcadan yapılmış bir İngilizce Yeraltından Notlar çevirisi yok)

 

Çeviri Dili

Çevirmen

Çevirmenin Başka İkinci Dil Çevirileri

İngilizce

Serpil Demirci

Ölü Evinden Anılar

Yufka Yürekli

İnsancıklar

Beyaz Geceler

Netoçka Nezvanova

Öteki

Yeraltından Notlar

Kumarbaz

Oblomov

Ebedi Koca

Amcanın Rüyası

Krokodil

 

Zeynep Bilen

Metamorfoz (Kafka)

 

Daha fazla Güncel, Kuram
Çeviri Etiği: Çeviri Ve Çevirmenliğin Etik Sorunları (7-8 Aralık 2006) – Toplantı Özeti

7 ARALIK 2006 PERŞEMBE İLK GÜN I. OTURUM Oturum Başkanı: Turgay Kurultay Michaela Wolf: “Çeviri Sosyolojisi Açısından Güç ve Etik”...

Kapat